İbretli Hadiseler

Yazar: »


İslam Dünyası forumunda bulunan İbretli Hadiseler konusunu görüntülüyorsunuz...

İslam dinimiz hakkında sormak istedikleriniz, merak ettikleriniz, paylaşmak istediklerinizi bu foruma yazabilirsiniz.

Mesajgönderen commando » 04-11-2005 18:42

ALLAH HARAMDAN KAÇANI KORUR


Ünlü hükümdar Timur'dan sonra yerine geçen oğullarından Şahruh (XV. y.yıl) babasının tersine bilime ve bilgine değer veren, dindar, halim, selim biriydi. Bilginlerle oturup kalkmaktan zevk alırdı. Şahruh'un çevresindeki bilgin kişilerden biri de Nimetullah Efendi idi. Aynı zamanda evliyadan olan Nimetullah Efendi'nin dilinden düşürmediği

bir söz vardı: "Allah haramdan kaçanı korur" (Yani kişi haramdan kaçarsa Allah ona haram yedirmez, nasip etmez, demek istiyordu.)

Bu sözü sık sık tekrar eder, bununla biraz da hükümdar ve adamlarını uyarmak amacı güderdi. Şahruh da bunun her zaman mümkün olmayacağını, insanın bazen bilmeden de harama el uzatabileceğini ileri sürerdi. Şahruh bir gün sarayında özellikle Nimetullah Efendi'yi ağırlamak üzere bir ziyafet düzenledi. Başta hükümdar ve Nimetullah Efendi olmak üzere davetliler sofraya oturdular. Baş yemek kehribar gibi kızarmış bir kuzu çevirmesiydi. Herkes gibi Nimetullah Efendi de iştahla yiyor, yedikçe "Allah haramdan kaçanı korur" sözünü tekrarlayıp duruyordu. Hükümdar ve adamları da bıyık altından gülüyorlardı. Nihayet yemek bitti. Şahruh Nimetullah Efendi'ye sordu:

- Allah haramdan kaçanı her zaman ve her durumda korur mu?

- Evet korur, haramdan kaçana Allah haram nasip etmez.

- Ama hocam seni korumadı, sende bizimle birlikte haram yedin.

- Hayır, ben haram yemedim haramı siz yediniz.

- Boşuna iddia etme hocam, sofrada yediğimiz kuzuyu benim adamlarım çalmıştı, hırsızlık malıydı o...

- Olabilir, size haramdı, ama bana helaldi. Hükümdar lahavle çekti:

- Nasıl olur hocam, çalınmış bir kuzu bize haram, sana helal?

Nimetullah Efendi sözünü bağladı:

- Eğer inanmıyorsanız, kuzunun sahibini bulun sorun...

Gerçekten hükümdarın adamları çaldıkları kuzunun sahibini buldular. Yaşlı bir kadındı kuzunun sahibi. Kuzuyu çaldıklarını, pişirip yediklerini itiraf ettiler ve parasını ödemek istediklerini söylediler. Kadın parasını almayı reddetti ve kendilerine beddua etti.

- Ben o kuzuyu parası için değil, bu havalide Nimetullah Efendi diye mübarek bir zat varmış, ona ikram etmek için yetiştiriyordum, diye açıklamada bulundu.
Biri Ecdadima Küfrettimi boğarim.
Boğamasamda yanımdan kovarım..
Yumuşak başlıysam kim dedi uysal koyunum..
Kesilir ama çekmeye gelmez boynum..
Mehmed Akif Ersoy
Paylaş:
Kullanıcı avatarı
commando
R.Ö.Y. 1. Etap Şampiyonu
R.Ö.Y. 1. Etap Şampiyonu
 
Mesajlar: 2119
Kayıt: 14-04-2005 13:18

Mesajgönderen commando » 07-11-2005 19:52

ADALET
İstanbul'un fethinden sonra Hazreti Fatih bütün mahkümleri serbest bırakmıştı. Fakat bu mahkumların içinden iki papaz zindandan çıkmak istemediklerini söyleyerek dışarı çıkmadılar. Papazlar Bizans imparatorunun halka yaptığı zülüm ve işkence karşısında ona adalet tavsiye ettikleri için hapse atılmışlardı. Onlar da bir daha hapisten çıkmamaya yemin etmişlerdi.

Durum Hazreti Fatih'e bildirildi. O, asker göndererek, papazları huzuruna davet etti. Papazlar hapisten niçin çıkmak istemediklerini Hazreti Fatih'e de anlattılar. Fatih o dünyaya kahreden iki papaza şöyle hitap etti:

- Sizlere şöyle bir teklifim var: Sizler İslam adaletinin tatbik edildiği memleketimi geziniz, müslüman hakimlerin ve müslüman halkımın davalarını dinleyiniz. Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm görürseniz, hemen gelip bana bildiriniz ve sizler de evvelki kararınız gereğince uzlete çekilerek hâlâ küsmekte haklı olduğunu isbat ediniz.

Hazreti Fatih'in bu teklifi papazlar için çok cazip gelmişti. Hemen Padişahtan aldıkları tezkere ile İslam beldelerine seyahate çıktılar. İlk vardıkları yerlerden biri Bursa idi... Bursa'da şöyle bir hadiseyle karşılaştılar:

Bir Müslüman bir yahudiden bir at satın almış, fakat hiçbir kusuru yok diye satılan at hasta imiş. Müslümanın ahırına gelen atın hasta olduğu daha ilk akşamdan anlaşılmış. Müslüman sabırsızlıkla sabahın olmasını beklemiş, sabah olunca da erkenden atını alıp kadının yolunu tutmuş. Fakat olacak ya, o saatte de kadı henüz dairesine gelmemiş olduğundan bir müddet bekledikten sonra adam kadının gelmeyeceğine hükmederek atını alıp ahırına götürmüş. Atını alıp götürmüş ama at da o gece ölmüş.

Hadiseyi daha sonra öğrenen kadı, atı alan müslümanı çağırtıp meseleyi şu şekilde halletmiş:

- Siz ilk geldiğinizde ben makamımda bulunsa idim, sağlam diye satılan atı sahibine iade eder, paranızı alırdım. Fakat ben zamanında makamımda bulunamadığımdan hadisenin bu şekilde gelişmesine madem ki ben sebep oldum, atın ölümünden doğan zararı benim ödemem lazım, deyip atın parasını müslümana vermiş.

Papazlar islam adaletinin bu derece ince olduğunu görünce parmaklarını ısırmışlar ve hiç zorlanmadan bir kimsenin kendi cebinden mal tazmin etmesi karşısında hayret etmişler.

Mahkemeden çıkan papazların yolu İznik'e uğramış. Papazlar orada şöyle bir mahkeme ile karşılaşmışlar:

Bir müslüman diğer bir müslümandan bir tarla satın alarak ekin zamanı tarlayı sürmeye başlar. Kara sabanla tarlayı sürmeye çalışan çiftçinin sabanına biraz sonra ağzına kadar dolu bir küp altın takılmaz mı? Hiç heyecan bile duymayan Müslüman bu altınları küpüyle tarlayı satın aldığı öbür müslümana götürüp teslim etmek ister;

- Kardeşim ben senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil. Eğer sen tarlanın içinde bu kadar altın olduğunu bilseydin herhalde bu fiata bana satmazdın. Al şu altınlarını, der.

Tarlanın ilk sahibi ise daha başka düşünmektedir. O da şöyle söyler:

- Kardeşim yanlış düşünüyorsun. Ben sana tarlayı olduğu gibi, taşı ile toprağı ile beraber sattım. İçini de dışını da bu satışla beraber sana verdiğimden, içinden çıkan altınları almaya hiçbir hakkım yoktur. Bu altınlar senindir dilediğini yap, der. Tarlayı alanla satan anlaşamayınca mesele kadıya, yani mahkemeye intikal eder. Her iki taraf iddialarını kadının huzurunda da tekrarlarlar.

Kadı, her iki şahsada çocukları olup olmadığını sorar. Onlardan birinin kızı birinin de oğlunun olduğunu öğrenir ve oğlanla kızı nikahlayarak altını cehiz olarak verir.

Papazlar daha fazla gezmelerinin lüzumsuz olduğunu anlayıp doğru İstanbul'a Hazreti Fatih'in huzuruna gelirler ve şahit oldukları iki hadiseyi de aynen nakledip şöyle derler:

- Bizler artık inandık ki, bu kadar adalet ve biribirinin hakkına saygı ancak İslam dininde vardır. Böyle bir dinin salikleri başka dinden olanlara bile bir kötülük yapamazlar. Dolayısıyla biz zindana dönme fikrimizden vazgeçtik, sizin idarenizde hiç kimsenin zulme uğramayacağına inanmış bulunuyoruz, derler. (1)


Kaynak:
1) Büyük Dini Hkayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

Sanırım gönderilmişti ama tekrarında fayda var..
Biri Ecdadima Küfrettimi boğarim.
Boğamasamda yanımdan kovarım..
Yumuşak başlıysam kim dedi uysal koyunum..
Kesilir ama çekmeye gelmez boynum..
Mehmed Akif Ersoy
Kullanıcı avatarı
commando
R.Ö.Y. 1. Etap Şampiyonu
R.Ö.Y. 1. Etap Şampiyonu
 
Mesajlar: 2119
Kayıt: 14-04-2005 13:18

Mesajgönderen commando » 09-11-2005 13:26

Faydasız Pişmanlık

"Çok geç pişman olanın vay başına." (Shakespeare)

Ankara Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Beyin Cerrahisi Bölümü'nde
yedi yıl Müstahdem olarak çaşlışan T. Emiralioğlu, tayinini Trabzon'a
yaptırır.

Hastaneden ayrılırken de beyin ameliyatlarında kullanılan çok önemli
bir cihazı çalarak satar.

Aradan çok zaman geçmemiştir ki, hastane müstahdeminin iki yaşındaki
kızı Ferdağ dikkatsizlik sonucu evinin balkonundan aşağıya düşer ve koma
halinde alelacele hacettepeye Üniversitesi Hastanesi'ne getirilir.

Yavrucağızın felç olmaktan kurtarılabilmesi için derhal ameliyata
alınması gerekmektedir. Fakat kaderin tecellisine bakın ki, çocuğun felç
olmaktan kurtarılabilmesi için beyindeki kan pıhtısının temizlenmesi
gerekmektedir. Bunun için de, babasının daha önce hastaneden çaldığı
cihaza ihtiyaç vardır.

Hastanenin doktorları çaresizlik içinde kızın babasına: "Kızını
kurtarabilirdik ama ameliyat cihazımız çalındığı için elimizden birşey
gelmiyor" cevabını verirler.

Baba T. Emiraoğlu utançtan kıpkırmızı olmuştur. Vicdan azabı içinde:
"İtiraf ediyorum ameliyat aletini ben çalmıştım, şimdi size onu bulup
getireceğim, yeter ki kızım kurtulsun." diyerek dışarı fırlar.

Derhal cihazı sattığı dükkana koşup aleti alıp getirir ama iş içten
geçmiştir. Cihaz yetişinceye kadar iki yaşındaki Ferdağ felç olmaktan
kurtulamaz.
Biri Ecdadima Küfrettimi boğarim.
Boğamasamda yanımdan kovarım..
Yumuşak başlıysam kim dedi uysal koyunum..
Kesilir ama çekmeye gelmez boynum..
Mehmed Akif Ersoy
Kullanıcı avatarı
commando
R.Ö.Y. 1. Etap Şampiyonu
R.Ö.Y. 1. Etap Şampiyonu
 
Mesajlar: 2119
Kayıt: 14-04-2005 13:18

Mesajgönderen commando » 22-11-2005 13:21

İbrahim b. Edhem şöyle anlatmıştır:

“Bir gece Küdüs Beytülmakdis’te o büyük kayanın altında geceledim. Gecenin bir miktarı geçince iki melek indi ve aralarında şu konuşma geçti:

‘Buradaki şahıs kimdir?’

‘İbrahim b. Edhem.’

‘O, Allah Teâlâ’nın derecelerinden birini düşürdüğü kimsedir.’

‘Niçin düşürüldü ki?’

‘Çünkü o, Basra’da bir bakkaldan hurma aldı, bakkalın hurmalarından bir tanesi bunun aldığı hurmaların üzerine düştü. Onu götürüp sahibine geri vermedi.’

İbrahim b. Edhem demiştir ki: Ben bunu işitince hemen Basra’ya gittim; aynı adamdan yine hurma satın aldım, aldığım hurmalardan birini onun hurmaları içine düşürdüm ve böylece ödeşmiş oldum. Sonra tekrar Beytülmakdis’e döndüm, geceyi o kayanın yanında geçirdim. Gecenin bir kısmı geçince, yine gökten iki melek indi. Aralarında konuşuyorlardı. Biri diğerine,

‘Buradaki kim? diye sordu; diğeri,

‘İbrahim b. Edhem’ dedi. Öbürü,

‘Bu, Allah’ın kendisine önceki makamını geri verdiği ve derecesini yükselttiği kimsedir’ dedi.”

Denilmiştir ki:

Takvânın birçok şekli vardır. Avamın takvâsı, şirkten korunmaktır. Seçkin kulların takvâsı günahlardan korunmaktır. Velîlerin takvâsı, amellerini (mânevî derecelere ve ilâhî ikramlara ulaşmaya) vesile etmekten sakınmaktır (çünkü asıl vesile yüce Allah’ın rahmetidir). Peygamberlerin takvâsı, amelleri kendilerine ait görmekten sakınmaktır; zira onların takvâsı, Allah’tan kaynaklanıp onları Allah’a götürür.
Biri Ecdadima Küfrettimi boğarim.
Boğamasamda yanımdan kovarım..
Yumuşak başlıysam kim dedi uysal koyunum..
Kesilir ama çekmeye gelmez boynum..
Mehmed Akif Ersoy
Kullanıcı avatarı
commando
R.Ö.Y. 1. Etap Şampiyonu
R.Ö.Y. 1. Etap Şampiyonu
 
Mesajlar: 2119
Kayıt: 14-04-2005 13:18

Mesajgönderen commando » 28-11-2005 11:19

AĞLAYAN KOMUTAN

Mehmet Akif anlatıyor:
“Her sabah Sultanahmed Câmiine erkenden giden bir zât vardı. Mihrâbın bir kenarında saçı-sakalı bembeyaz olmuş bu ihtiyar adam, ümitsiz bir şekilde durmadan ağlıyordu. Niyâhet bir gün yanına sokuldum:
— Muhterem, dedim. Allah’ın rahmetinden bu kadar ümitsizlik olur mu? Niye bu kadar ağlıyorsun? Bana:
— Beni konuşturma. Kalbim duracak, dedi.
Çok ısrar edince anlattı:
— Ben Abdülhamid devrinde bir binbaşı idim. Anam-babam vefât edince sadârete bir dilekçe gönderdim. Dedim ki “Mallarımız, gayrimenkullerimiz var. Bunların bir nezâretçiye ihtiyacı vardır. Kabul buyurulursa istifa etmek istiyorum”.
Sadâret benim dilekçemi padişaha göndermiş. Bana doğrudan doğruya hünkârdan bir yazı geldi. “İstifa kabul edilmedi” deniyordu.
Ben bir daha gönderdim. Yine aynı cevap geldi.
Bizzat huzura çıkıp şifâhi görüşmek istedim. Ben o cehâlet ile padişahın huzuruna çıktım:
— Sultanım, istifamın kabulünü istirham edeceğim. Durumumuz budur, dedim. Derin derin biraz düşündü. İstifa etmemi istemiyordu. Yüzünden belli idi. Isrârıma da dayanamadı. Öfkeli bir edâyla, elinin tersi ile:
— Haydi! İstifa ettirdik seni, dedi.
Ben dönüp işimin başına geldim.
Gece mânâ âleminde orduların teftiş edildiğini gördüm. Rasûllüllah Efendimiz (s.a.v.) Yıldız Sarayı’nın önünde duruyordu. Bütün Türk ordusunu teftiş ediyordu. Osmanlı padişahlarının ileri gelenleri orada idi. Abdülhamid edeple Fahri Kâinat Efendimiz’in arkasında duruyordu.
Derken benim birliğim geldi. Başında kumandan olmadığı için darmadağınıktı.
— Nerede bunun kumandanı? Diye sordular
— Ya Rasûllallah çok ısrar etti. İstifa ettirdik, dedi. Rasûllüllah (s.a.v.) da:
— Senin istifa ettirdiğini biz de istifa ettirdik, buyurdular.
Ben ağlamıyayım da kim ağlasın?..
Biri Ecdadima Küfrettimi boğarim.
Boğamasamda yanımdan kovarım..
Yumuşak başlıysam kim dedi uysal koyunum..
Kesilir ama çekmeye gelmez boynum..
Mehmed Akif Ersoy
Kullanıcı avatarı
commando
R.Ö.Y. 1. Etap Şampiyonu
R.Ö.Y. 1. Etap Şampiyonu
 
Mesajlar: 2119
Kayıt: 14-04-2005 13:18

Mesajgönderen commando » 30-11-2005 12:49

Fatih Sultan Mehmed Han devrinin altın yılları...

Konyalı bir tüccar, kumaş siparişi vermiş, Venedik’ten gemiye yüklenen kumaşlar, İstanbul’a doğru yola çıkmış. Fakat gemi batmış. Parasını alamayan Venedikli tüccar, Konya Kadı’sına başvurmuş:

— Ben vazifemi yaptım. Malları gemiye yükledim. Paramı isterim!

Konyalı tüccar ise:

— Kadı hazretleri!.. Ben, sipariş ettiğim malları almış değilim. Bu vaziyette para ödemem mümkün değildir!..

Konya Kadısı (Hârim) hükmetmiş:

— Venedikli siparişi gemiye yüklemiştir. Geminin batıp batmaması, onun elinde değil, ancak Yüce Allah’ın takdiriyle vuku bulur. Venedikli davacı, kumaşların parasını alacaktır...

Ümit etmediği bu adalet karşısında İtalyan tüccar der ki:

— Bizim de ticaret kanunlarımız vardır. O kanunlar da, adaletin yerine getirilmesi için konulmuşlardır. Fakat hiçbir Venedikli hakim, haklı da olsa bir Müslüman için, bir Hıristiyanı mahkûm etmez, diyerek Müslüman olur...
Biri Ecdadima Küfrettimi boğarim.
Boğamasamda yanımdan kovarım..
Yumuşak başlıysam kim dedi uysal koyunum..
Kesilir ama çekmeye gelmez boynum..
Mehmed Akif Ersoy
Kullanıcı avatarı
commando
R.Ö.Y. 1. Etap Şampiyonu
R.Ö.Y. 1. Etap Şampiyonu
 
Mesajlar: 2119
Kayıt: 14-04-2005 13:18

Mesajgönderen commando » 30-11-2005 12:52

“Kadıköy’den Galata’ya geçecektik. Dört kişi idik. Deniz kaba dalgalı idi. Yaşlı bir sandalcı cesâret etti. Bindik, yola çıktık. Dalgalar kayığımızı adamakıllı sarsmaya başladı. Yanımdaki Rum kadın korktu, bu sırada elindeki börek tepsisi de denize uçtu.

Zorlukla ve sandalcının cesâret ve mahâreti ile karaya çıktığımız zaman Rum kadını ile yaşlı Türk sandalcı arasında münâkaşa başladı. Merak ettim. Bu can pazarından kurtulmamıza ben şükrederken onlar neyin kavgasını yapıyorlardı? Öğrendim ve şaştım: Türk sandalcı, hem taşıma parası iki akçayı almıyor hem de denize düşen börek tepsisinin parasını ödemek istiyordu. Rum kadın ise “Senin ne kabahatin var? Ben binmemeliydim.” diyordu. Sandalcının ısrarı ile parayı aldı ve gitti.

Hakiki Türk budur. Üzerine aldığı vazifeyi, ölüm bahasına yerine getirmeyi, kendisine güvenene zarar vermemeyi şerefinin bölünmez parçası sayar.” (Lamartine 1790-1869)
Biri Ecdadima Küfrettimi boğarim.
Boğamasamda yanımdan kovarım..
Yumuşak başlıysam kim dedi uysal koyunum..
Kesilir ama çekmeye gelmez boynum..
Mehmed Akif Ersoy
Kullanıcı avatarı
commando
R.Ö.Y. 1. Etap Şampiyonu
R.Ö.Y. 1. Etap Şampiyonu
 
Mesajlar: 2119
Kayıt: 14-04-2005 13:18

Mesajgönderen Sonsuz_Nur » 16-01-2006 23:29

Said Nursi'nin öğrencilerinden Molla Hamid anlatıyor:

?Birgün cami odasının kapısını açık bırakmıştık. Aradaşların küpte kavuramları vardı. İçeri giren bir köpek, küpe kafasını sokup kavurmaları yemiş. Sonra da kafasını çıkaramayınca küpü kırıp kaçmıştı. Arkadaşların canı çok sıkılmıştı. Bir yolunu bularak köpeği yakalayacaklar, sopadan geçireceklerdi. Üstad dürümü öğrendi ve bu düşüncelerinden vazgeçirmek istedi. Molla Resul: "Üstadım, biraz kavurmamız vardı. Biz kıyamıyorduk ki yiyelim. Oysa bu köpek gelmiş, hem kavurmayı yemiş, hem de küpü kırmış. Bize zarar verdi. Ona nasıl ceza vermeyelim." Üstad: "Molla Resul senden soruyorum. Vicdanen söyle. Sen aç kalsan, paran da olmasa, bir şey almaya da gücün yetmese, açık bir yerde bir et bulsan; yer misin, yemez misin? Oysa aklın var, düşünüyorsun ki bu etin sahibi var. Ne yaparsın?" Molla Resul biraz düşündükten sonra, "Evet yerim" dedi. Üstad tekrar dedi ki, "Bu hayvandır. Aklı yok, haramı helali bilmez. Hayrı ve şerri tanımaz. Sahibinin kendisini döveceğini bilmez. Elbette açık kapıdan girmiş ve kavurmalarınızı yemiş. Bundan dolayı cezayı, hak etmiş midir? Sizden soruyorum. Elinizi vicdanınıza koyarak cevap verin?" Molla Resul ve arkadaşları, "Köpeğin suçu yoktur" diye karar verdiler. Daha sonra Üsad şöyle dedi: "Madem öyledir, bu hayvanın gıybetini yapmayın ve helal edin." Molla Resul Üstad ile çok samimi konuşurdu. Gülerek şöyle dedi: "Üstadım, içimizden gelmiyor ki helal edelim. Fakat, siz helalelleşmeye bizi ikna ettiniz."
ACIDA OLSA DOGRUYU SÖYLEYİNİZ HZ.MUHAMMED (SAV)
لا إله إلا الله محمد رسول الله
Kullanıcı avatarı
Sonsuz_Nur
Fast Friend
Fast Friend
 
Mesajlar: 414
Kayıt: 22-08-2005 12:03

Mesajgönderen Hükümdar » 16-10-2006 18:24

Allah razı olsun gerçekten çok güzel paylaşımlar bunlar...
Kullanıcı avatarı
Hükümdar
Slow Friend
Slow Friend
 
Mesajlar: 40
Kayıt: 16-10-2006 17:54
Konum: Bizemi Geleceksin?? :P

Önceki

Dön İslam Dünyası

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir

Bilgilendirme

Sitemize kayıt olan bazı kullanıcılar forumlarımıza mesaj/başlık/konu/içerik gönderme veya yazma yetkisine sahip olurlar.Bu nedenle bu kayıtlı kullanıcılar sitemiz üzerine ya da forumlarımıza direkt olarak (önceden onaysız) mesaj gönderebilmektedirler. turkiyeforum.com yöneticileri ve yardımcıları bu kullanıcılar tarafından yayınlanabilecek her türlü uygunsuz, etik kurallara aykırı, site kurallarımıza aykırı, telif haklarının ihlalini içeren, yasa dışı v.b. içerikleri/mesajları/ögeleri tespit eder etmez derhal ilgili konuyu/mesajı/başlığı/yazıyı site üzerinden sileceklerdir/yayından kaldıracaklardır ve gerekirse kullanıcının IP adresini tespit edip ilgili kullanıcıyı siteden uzaklaştıracaklardır. Yine de her türlü duruma karşı tarafımızdan tespit edilemeyen, gözümüzden kaçan, takip edilemeyen bu tarz ilgili kurallara ya da yasalara aykırı unsurlar bulursanız İletişim formunu ya da admin @ turkiyeforum.com e-posta adresini kullanarak bize bildirebilirsiniz.