Elini taşın altına koy artık!... Özgür bırakmak için kalbini… Kurutamadığın pişmanlıklarına çaresizce beklemelerin eklenir yoksa, yiğitçe yaşadıkların değil!...
Koy elini taşın altına… Canını acıtmadan yaşayamazsın aşkı… Belki ağır gelir, ezer elini taş… Belki de kaldırır, fırlatırsın onu… Yüreğindeki tükenmez ateş ile savurursun yıldızlara… Riske girmeden dalamazsın sevda deryalarına… Yukarıdan bakamazsın beyaz bulutlara… Esemezsin rüzgardan hızlı… Yakamazsın güneşten çıplak… Yasaklı zamanların, şehvetli dokunuşlarında hissedebilirsin gerçek zevki… Mum altında, çırılçıplak… Tehlike altında… Taşın acıttığı elin kondurur seni belki bir gece vakti, mavi bir kelebeğin oyalı kanatlarına…
Elini taşın altına koy artık, bir saniye daha israf etmeden zamanını…
Ya da sen dinleme beni… Kendini tehlikelerin kucağına bırakma… Risklerden uzak yaşa… Belki yıllar sonra… Bir ömür tutuklu kalmış kalbinin acıdığını hissedersin, beklemelerini eklediğin pişmanlıklarına akıttığın birkaç damla gözyaşınla… Yalvarırsın tanrıya, dönmek için girmediğin risklerin başlangıcına, belki de son ve umutsuz bir çırpınışla… İşte o zaman hatırlama beni! Aklına gelirsem; yaşayamadığımız hatıralar uyanır, vurur seni amansızca, geri döndüremezsin, gitmez! Dönmez dikenli tellerle çevrili, o karanlık, buzlu mezarına… |