|
Sağlık forumunda Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar Dosyası (GDO) konu başlığının kısa özeti; http://www.saglikvakfi.org.tr/images/foods/yasak1.jpg
Hormon Hakkında Genel Bilgiler
Hormon Nedir?
Büyüme düzenleyici maddelerin kapsamına,bitkide doğal olarak oluşan hormonlar ve bitkiye dışarıda...
|
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)
|
Bu başlığı gezen kullanıcılar:0 Kayıtlı, 0 Gizli, 0 Misafir ve 0 Bot Kayıtlı Kullanıcılar: Yok
|
| Yazar |
Mesaj |
kokomela
Best of TurkiyeForum


Kayıt: 19 Ekim 2005
Mesajlar: 1643
Tema: Parthenos (32198)
Nerden: İzmir
Yaş: 21


Puan: 1801
|
Hormon Hakkında Genel Bilgiler
Hormon Nedir?
Büyüme düzenleyici maddelerin kapsamına,bitkide doğal olarak oluşan hormonlar ve bitkiye dışarıdan verilen yapay bitki büyüme maddeleri girmektedir. Bitkisel hormonlarla ilgili bir çok kitapta bitki hormonu şu şekilde tanımlanmıştır.
Doğal olarak bitkilerde oluşturulan büyüme ve buna bağlı olarak diğer fizyolojik etkinlikleri kontrol eden, oluştuğu yerden bitkilerin diğer kısımlarına taşınabilen ve oralarda da etkin olabilen, çok az dozlarda dahi etkisini gösterebilen maddelere “Hormon” denir.
Hormonlu Besinlere Genel Bakış
Tarımsal ürünlerin çabuk büyümesi için bilinçsizce kullanılan hormonlu ilaçlar, meyve ve sebzelerin şekillerinde ve tadında bozukluklara yol açıyor. Kanserojen yapıcı etkiye sahip bu ürünleri, doğal olanlarından ayırmak için dış görünüşlerine dikkat etmek yeterli.
Üretimde büyümeyi artırıcı hormonların gerek hayvansal ürünlerde, gerekse bahçe ürünlerinde kullanımı gittikçe yaygınlaşıyor.
Başlangıçta sadece seralarda 10 derece sıcaklık altındaki ürünlerde döllenmeyi sağlamak için kullanılan ilaçların, hızlı büyümeyi sağlayıcı etkisi çiftçiler tarafından keşfedilince, kullanımı özellikle bahçe bitkilerinde her devrede artış gösterdi.
Aşırı hormon uygulaması yapılmış sebzeler insan vücudunda kanserojen yapıcı bir etkiye neden olurken, çeşitli zararlı yan etkileri de bulunuyor.
Meyvelerin döllenmesini sağlamak için çok düşük dozlarda kullanılan hormonal içerikli ilaçlar insan sağlığını fazla etkilemezken, büyümeyi hızlandırarak verimi ve kazancı artırmak için bilinçsizce kullanılan ilaçlar, insan sağlığı açısından önemli bir risk oluşturuyor.
Manavda ve pazarda bolca satılan ve tüketilen meyve sebzelerin fazla hormon taşıyıp taşımadığını öğrenmek için iyi bir gözlemci olmak ve şekillerine bakmak gerekiyor.
Hormonlu Yiyecekler
Hormonlu yiyecekler cildi bozar ve sivilce yapar.Seralarda yetiştirilen sebze ve meyveler hormonlarla, sentetik maddelerle büyütülür ve haşerelere karşı aşırı ilaçlama yapılır.
Besi hayvanları da hastalıklara karşı antibiyotiklerle korunur ve verimliliklerinin artması için de vitaminlerle semirtilir.Bu antibiyotikler ve vitaminler de hayvanlardan ve bitkilerden, insanlara beslenme yolu ile geçer.
Hormonlu yiyecekler Nasıl Anlaşılır?
Kanserojen yapıcı etkiye sahip bu ürünleri, doğal olanlarından ayırmak için dış görünüşlerine dikkat etmek yeterli.
Çeşitli kaynaklardan derlenen bilgiye göre, üretimde büyümeyi artırıcı hormonların gerek hayvansal ürünlerde, gerekse bahçe ürünlerinde kullanımı gittikçe yaygınlaşıyor. Başlangıçta sadece seralarda 10 derece sıcaklık altındaki ürünlerde döllenmeyi sağlamak için kullanılan ilaçların, hızlı büyümeyi sağlayıcı etkisi çiftçiler tarafından keşfedilince, kullanımı özellikle bahçe bitkilerinde her devrede artış gösterdi.
Aşırı hormon uygulaması yapılmış sebzeler insan vücudunda kanserojen yapıcı bir etkiye neden olurken, çeşitli zararlı yan etkileri de bulunuyor. Meyvelerin döllenmesini sağlamak için çok düşük dozlarda kullanılan hormonal içerikli ilaçlar insan sağlığını fazla etkilemezken, büyümeyi hızlandırarak verimi ve kazancı artırmak için bilinçsizce kullanılan ilaçlar, insan sağlığı açısından önemli bir risk oluşturuyor. Manavda ve pazarda bolca satılan ve tüketilen meyve sebzelerin fazla hormon taşıyıp taşımadığını öğrenmek için iyi bir gözlemci olmak ve şekillerine bakmak gerekiyor.
NASIL ANLAŞILIR?
Sağlıklı meyve ve sebze tüketmek için alışveriş yaparken ürünlerde şu özelliklere dikkat etmek gerekiyor:
Domates: Domates kesildiğinde içi fazlaca boşsa, meyvenin ucunda sivri memeler ve anormal bir şekle sahipse hormonlu olduğundan şüphelenebilirsiniz. Ayrıca hormonlu domateslerde dik kesildiğinde ortasında beyaz ve sert bir tabaka görülür.
Salatalık: Şekilsiz, bir ucu kalın, bir ucu ince veya yan yana yapışık meyvelere dikkat edin. İçleri adeta sünger gibi, çekirdek evi de kof bir yapıya sahiptir. Yenildiği zaman tat vermez.
Biber: Aşırı büyük ve etli bir görünüme sahiptir. Çekirdek evi boş, etli kısımda domatesteki gibi beyaz ve sert bir doku hakimdir.
Patlıcan: Şekli bozuktur. Kenarında meme gibi şişlikler görülür. Yan yana yapışıktır. Etli kısmı sünger gibi kof olur.
Patates: Şekilsiz ve yumruları birbirine yapışıktır. Patateste aşırı gübre ve hormon kullanılırsa içinde kararmalar görülür.
Çilek: Aşırı büyük, çift yapışık ve içleri boştur.
Karpuz: Hormonlu karpuzların çekirdek evleri boştur. Yendiği zaman aşırı nişasta kokusu verir.
Dünya, hormonlu gıdalara veda ediyor
Özellikle ABD`de üretilen ve dünyaya ihraç edilen hormonlu gıdalar ile kanser vakalarının artması arasında bir bağlantı olduğu şüphesi, pek çok ülkenin hormonlu gıdalara veda etmesine neden oldu.
Tüm dünyada hormonlu yiyeceklere bağlı olarak kanser hastalıklarında artış olduğu belirlendi. Bunu ilk farkeden gelişmiş ülkeler, sebze ve meyveleri ekolojik tarıma uygun bir şekilde üretme yönünde ilk adımları attı.
Uzmanlar, yasal düzenlemede geç kalan ülkelerde, özellikle kadınların, hormonlu yiyecekleri almayarak, bu üretimde caydırıcı rol oynayabileceğini belirtiyor.
Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Nur Olgun, birçok ülkede son 10 yılı kapsayan dönemde meyve ve sebzelerin iyi renk alması ve çabuk büyümesi için üretimde hormon kullanıldığını, bunun da kanser hastalıklarının görülmesinde etken kabul edildiğini söyledi.
Tüketim toplumu olan ABD`nin, hormonlu sebze ve meyve üretimi konusunda birinci sırada yer aldığını, bunun doğal sonucu olarak bu ülkede kanser hastalıklarında anormal artışlar gözlendiğine dikkati çeken Olgun, "Hormonlu tarım, ABD`de korkunç boyutta ilerliyor.
ABD, tarım üretimi en iyi olan ülkeler arasında yer alıyor. Tarımda hormon, ürünün çok çabuk büyümesi ve iyi renk vermesini sağlıyor. Amerikalılar, ürünleri hem kendileri tüketiyor hem de dışarı ihraç ediyor. Bu ülkede belli kanser türlerinin artması hormonlu tarıma bağlanıyor ve şu anda insan sağlığına önem veren gelişmiş ülkelerde bu konu tartışılıyor" dedi.
Almanya`nın tarım poltikası olarak hormon kullanmaya son verdiğini, bir firmanın hormonsuz tarım yapmak için İzmir`in Selçuk ilçesinde 5 bin dönümlük arazi satın aldığını da kaydeden Olgun, arazi ekolojik tarıma uygun hale geldiğinde, doğal koşullarda üretilen sebze ve meyvelerin Almanya`ya gönderileceğini belirtti.
Türkiye`de son yıllarda tarım alanlarında hormon kullanılmasının çok yaygınlaştığına dikkati çeken Olgun, bu tür tarımın önlenmesi konusunda önlemler alınmasını istedi. Olgun, "Ancak bazı firmalar ekolojik tarım üretimine yavaş yavaş geçmeye başladı" dedi.
Olgun, Türkiye`nin dört mevsimi bir arada yaşayan bir ülke olarak ekolojik tarıma çok uygun olduğunu söyleyerek, hormonlu yiyeceklerin kanserojen etkisinin olduğu konusundaki kaygılar gözardı edilmeden, bu tür yiyeceklerden kaçınılması gerektiğini vurguladı.
Olgun, bu konuda özellikle kadınlara büyük görev düştüğünü vurgulayarak kadınları, hormonlu sebze ve meyveleri almamaları konusunda uyardı.
Arılar devrede: Hormon savaşçıları
Türkiye`de tarım ilaçlarının yüzde 40-70`inin kendi bölgelerinde tüketildiğini belirten Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi uzmanları `doğal` üretim koşullarını araştırıyor.
- Türkiye, `hormon`u tartışırken Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi uzmanları, doğanın binlerce yıldır türleri çeşitlendirmek için kullandığı yöntemi kullanıyor: Arılar! ABD ve Belçika ile ortaklaşa yürütülen NATO destekli araştırma sonucunda Antalyalı bir firma `bombus` yetiştirmeye başlamış, hatta geçen yıl 20 bin civarında arı kolonisi satmış. Prof. Dr. Osman Kaftanoğlu, çalışmayı şöyle anlattı:
"Türkiye`deki 49 Bombus cinsinden en uygununu laboratuvarda yetiştirdik, uygulama çiftliğimizdeki altı seraya bıraktık. Domates, biber, patlıcan, çilek ve kavuna baktık. Bombuslarla döllenen ürünlerin hepsi ağırlık, kalite, lezzet ve aroma bakımından hormonla döllendirilen ürünlere tercih edilir nitelikteydi."
Hormonlu ürünün içi boş, çünkü...
Peki arılar ne işe yarıyor? Kaftanoğlu kapalı seralarda polenlerin uçamadığını, bitki tozlarını taşıyacak böceklerin de tarım ilaçlarıyla öldüğünü vurguladı:
"Böylece ürünler döllenip çiçek açamıyor. Hormon meyve ve sebzenin döllenmesiz çiçek açmasını sağlıyor ama bu yolla olgunlaşan ürünlerin `içi boş` oluyor. Yani seralarda yetiştirilen sebzelerin içlerinin boş olmasının nedeni hormon kullanımı. Bu konudaki tek istisna, çilek. Çilek cinsinden dolayı içi boş ve büyük olabiliyor"
Tek başına Türkiye`deki tarım ilacı tüketiminin yüzde 10.4`ünü üstlenen Adana`da `yanlış kullanım` 9 milyon ton ürün kaybına neden oldu.
Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi uzmanı Prof. Dr. B. Oğuz Yurdakul, tarım ilaçlarının `aşırı`, `zamansız` ya da `uygunsuz` kullanımının Türkiye`de yarattığı tabloyu şöyle anlattı: "Hastalık, zararlılar, aşırı ilaç veya yetersiz tarımsal savaş nedeniyle, Türkiye hububatta 6 milyon 400 bin, meyve ve yaş üzümde 1 milyon 600 bin ton, sebzede 632 bin ton, diğer tarla bitkilerinde 312 bin ton ürün kaybediyor."
Hormon Testi Deneyi
Bitkide büyüme düzenleyici maddelerden oksinler sınıfına giren 2,4-D (2,4 diklorofenoksi asetik asit ) ve 2,4,5-T (2,4,5-triklorofenoksiasetik asit) en iyi bilinen yapay oksinlerdendir.
Büyümeyi teşvik eden bu maddeler derişimleri yükseltildiği anda seçici herbisit (yabancı ot öldürücü) etkisi göstermektedir.
Yaygın olarak kullanılan 2,4-D bir herbisit olup yine bu amaçla kullanılmak üzereTarım ve Köy İşleri Bakanlığınca imaline 07.08.1964; ithaline ise 17.05.1971 tarihinden itibaren izin verilmiştir (6).Oksinin bitkilerde büyümeyi teşvik edici etkisi, temelde hücre büyümesiyle sağlanmaktadır.
Bu durum oksinin hücre çeperini gevşetici etkisi ile gerçekleşmektedir (7). Oksinlerin bitkilerde değişik fizyolojik etkinlikleri vardır. Oksinlerle muamele edilmibani hıyarlarda dişi çiçeklerin sayılarının arttığı buna karşın erkek çiçeklerin sayılarının azaldığı gözlenmiştir ( .
Lahana ve karnabaharda depolama sırasında sık sık meydana gelen yaprak dökümü, hasat öncesinde 100 mg kg-1 konsantrasyonunda 2,4-D muamelesi ile kontrol edilebilmektedir (11).
2,4-D nin 25 mg kg-1 uygulanması ile limon meyvelerinin olgunlaşmadan dökülmesi önlenir ve böylece meyve toplama zamanı yaza kadar uzatılmış olur(9).
Bu çalışmada 2,4-D ve 2,4,5-T nin gaz kromatografisiyle tespiti için bir metot çalışması yapılarak bazı meyve ve sebzeler üzerinde metodun çalışabilirliği tespit edilmiştir.
Transgenik ürünler
Son 200 yılda, genetik bilimiyle uğraşan uzmanların ortaya çıkardığı bilimsel gerçekler; bitki veya hayvan türlerinin, ya iki farklı türün doğal olarak melezlenmesi yoluyla ya da var olan herhangi bir türün çeşitli fiziksel veya kimyasal etkenler nedeniyle değişime uğrayarak üremiş olduklarını belgelemektedir.
Bugün bilinen 250 bin bitki türünden çoğunun, 5 bin yıllık bir tarihi geçmişe sahip olduğu, bunlardan ancak 3 bin kadarının insanlarca kullanıldığı ve sadece 150 civarında bitkinin yoğun olarak üretiminin yapıldığı bilinmektedir (1). Örneğin; buğday bitkisi günümüzden binlerce yıl önce, Anadolu`yu da içine alan Ön Asya`da, yabani tiplerinde oluşan değişimler sonucunda ortaya çıkmış ve geçen süre içinde evrim geçirerek bugünkü durumuna, ekmeklik ve makarnalık buğday formları haline gelmiştir (2). Yabani formları belirlenen pek çok bitki türü için bu tip bir gelişme söz konusudur.
Zaman içerisinde doğal melezlemeler yoluyla ortaya çıkan bitkilere, lahana ile yağ şalgamının melezlenmesinden oluşan Kolza (Kanola) örneği verilebilir. Klasik ıslahçıların yaptığı da zaten, doğada kendiliğinden gerçekleşen bu iki metodu taklit etmekten başka bir şey değildir. Tahıl ıslahçılarının, buğday ve çavdar melezi olarak elde ettikleri Triticale bitkisi, türler arası melezlemeye iyi bir örnektir.
Yeni bir bitki türünün ortaya çıkarılmasından çok, bir bitkinin yeni çeşitlerinin eldesinde de aynı teknikler üstelik daha yoğun bir biçimde kullanılmaktadır. Ya mevcut bitkiler arasından farklı özelliktekilerin seçimiyle yeni bir çeşit yakalanmış olur ya da bazı özelliklerinden şikayet edilen çeşitlere, aynı bitkinin başka çeşitlerinden melezleme yoluyla gen transferi yapılarak, dayanıklılığı veya verimliliği arttırılmış olunur. Burada doğaya ters bir durum yoktur. İnsan gıdası olarak tüketildiğinde, kafalarda şüpheler uyandıracak herhangi bir olumsuz gelişme söz konusu değildir çünkü.
İnsandan örnek vermek gerekirse; iki insanın evlenip çocuk sahibi olmasında, nadiren ucube tiplerin çıkışı görülebilir ama diyelim ki, insanlara kanat, gaga ya da kuyruk oluşturma geni eklenerek doğaya ters yeni bir insan tipi ortaya çıkartılırsa; bu, insanların kolayca kabul edebilecekleri veya hiç şüpheye düşmeyecekleri, gelecek adına korkuya kapılmayacakları bir gelişme olabilir mi ? O halde, bilimsel çabaların sonucu bile olsa, insanları tedirgin etmeyecek gelişmelere ihtiyacımız var. İnanmakta güçlük çeken insanlara kızmanın ve bilimsel düşünmemekle suçlamanın da bir anlamı ve haklılığı olmasa gerek.
Günümüzde, yoksulların umudu, açların ilacı gibi sunulmaya çalışılan transgenik ürünlerin, bilinen klasik ıslah metotlarına göre bazı üstünlükleri olduğunu inkar etmek mümkün değil. Melezleme çalışmaları sonrasında 10-12 yılı bulan seçme aşamalarına gerek kalmıyor belki ve zamandan tasarruf yanında, bilinen hedefe doğru daha kestirmeden gitmenin getirdiği işgücü ve maliyet kolaylıkları da cabası.
Bizler, yeni bir çeşidin elde edilmesinde kişisel bilgi birikimi ve tecrübe yanında, dikkatli gözlemler yapma ve iyi bir özelliği yakalama şansına da ihtiyaç duyarken; transgenik ürünleri geliştiren meslektaşlarımız laboratuarlarında, sadece istedikleri genin transferini sağlayarak daha kısa sürede sonuç almaktalar. Her şey iyi güzel ama sağlık adına riskler taşıması konusunda rahatlatıcı garantiler verilememesi ne olacak ?
İnsan nüfusu sürekli artıyor. Üstelik gelişmemiş ülkelerde bu artış daha fazla. 50 yıl sonra 9-10 milyar insana ulaşacak olan dünya nüfusunun doyurulamayacak olma endişesi, çözümü güç büyük problemleri bugünden düşündürtmeye başlamıştır bile. Bunca insan nasıl doyurulabilir diye düşünen bilim adamlarının, ürünlerde verim ve kalite artışı yoluyla üretimde bolluk yaratma çabaları, bu tür teknolojik yeniliklere haklı bir kılıf olarak gösterilmekte.
Ancak, her yeni metodun başlangıçta taşıdığı bilinmezlikleri ve riskleri nedeniyle, transgenik ürünlerin de insanları ürkütmeye devam ettiğini unutmamak gerek.
Transgenik ürünler, kelime anlamı olarak gen aktarımlı gıdalar demek. Yani, bir bitki çeşidinin herhangi bir hastalık veya zararlıya karşı dayanıksızlığı söz konusuysa, transgenik teknolojisini kullanan çevrelerce, başka bir canlıdan, istenen gene sahip bir başka bitki veya hayvan türünden o geni alıp, üzerinde çalışılan bitkiye aktarılarak daha dayanıklı yeni çeşitler elde edilebilmekte. Zararlılarla mücadele dışında, ürünün tadını ve görünümünü değiştirmek, taşıma ve depolamaya uygunluğu arttırmak, besin değerini arttırmak amacıyla da gen transferi işlemi uygulanmaktadır .İleride aşıların meyvelere yüklenmesi gibi şaşırtıcı bir tıbbi kullanım için de yoğun çalışmaların sürdürüldüğü bildiriliyor.
2000 yılı rakamlarıyla, endüstrileşmiş ve gelişmekte olan ülkelerde toplam 3.5 milyon üreticinin, 44 milyon hektar alanda transgenik ürün yetiştiriciliği yaptığı tespit edilmiştir. Bu alanların 30 milyon hektarını tek başına ABD sağlamakta, onu 10 milyon hektar ile Arjantin ve 3 milyon hektar ile de Kanada izlemektedir. Zaten bu 3 ülkenin toplam üretim içindeki payları da % 98 oranına ulaşmaktadır. En fazla soya, pamuk, mısır, kanola, patates ve çeltik olmak üzere çok sayıda bitkide transgenik ürün üretimine devam edilmektedir .
Zararlı böceklere karşı, Bacillus thuringiensis bakterisinden gen transferiyle doğal bir böcek öldürücü yapıya kavuşturulan (Bt) veya herbisitlere dayanıklı (Ht) bitkiler yanında, yağ asitleri kompozisyonu değiştirilerek kuraklığa ve tuza dayanıklı yeni çeşitlerin ortaya çıkarılması, çiftçilerin beklentisi açısından oldukça tatmin edici.
Risklerine gelince, ilginç bir örnekle başlamak yerinde olacak sanırım. 1990`larda, Brezilya kestanesinden alınan bir gen, proteinini zenginleştirmek üzere soyaya verilir. Böylece soya küspesinin besleyiciliği arttırılmış olacaktır. Ancak, Brezilya kestanesinde bulunduğu bilinen bir allerjik maddenin insan gıdasına karıştığında ne olacağı araştırılıp, insan vücudunun bu maddeye tepki gösterdiği görülünce proje iptal edilmiş. Aynı şey, 2000 yılında ABD`de, yemlik bir transgenik mısır çeşidinin sindirim sırasında yavaş parçalanması nedeniyle allerji belirtileri vermesi üzerine, üretici firma tarafından piyasadan tamamen toplatılmış .
Gen aktarımıyla elde edilen transgenik ürünlere ait çiçek tozlarının, ekildikleri araziye komşu bitkilere de bu geni transfer edebilecekleri kuşkusu bilim dünyasının henüz çözemediği bir karabasan gibi duruyor. Hele bir de bu dayanıklılık genleri, kurtulmak için türlü masraflara yol açan yabancı otlara geçerse ve onlarda dayanıklılıklarını arttırırsa vay halimize. Mücadele ilaçlarından büyük tasarruf sağladığı ileri sürülen (1999`da dünya çapında 700 milyon dolarlık bir avantaj sağlandığı iddia ediliyor) transgenik ürünler, bu yolla tam tersine canavarlaşan otlar bile yaratabilir. Bir süre önce, saldırgan Afrika arılarının, Güney Amerika`daki yumuşak huylu arılarla melezlenmesine göz yuman bazı araştırmacıların, kıta çapında dert yaratan bir katil arı ırkının ortaya çıkmasına sebep oluşu gibi, transgenik ürünlerin bünyesinde yer alan aktarmalı genlerin de istenmeyen gelişmelere yol açabilmeleri şüphesi bilim dünyasını epeyce meşgul etmiş durumda.
AB ülkelerinde Frankeştayn gıdalar adıyla protesto edilen transgenik ürünlerin tonlarcasının imha edilmesinin perde arkasında da, sonuçları yeterince incelenememiş olan bu tür ürünler nedeniyle, gelecekte ne tür ürkütücü senaryolarla karşılaşabileceğimiz konusundaki şüpheler yatmaktadır. ABD`de bile yayılmaya başlayan tepkiler yüzünden, bu tür ürünlerden elde edilen gıdaların üzerine genetik değişikliğe uğramış ( Genetically modified-GM) etiketi konularak insanların bilgilendirilmesi zorunluluğu getirilmiştir. Yine de bilmeden bu tür gıdaları tüketen insan sayısının milyonlarca olduğu ortada.
Sonuç olarak; biyoteknoloji tutkunları için bu tür ürünler, geleceği kurtaracak olan mucizevi bir formül şeklinde değerlendirilse de, tüketici koruma örgütleri ve çevreciler içinse, risk ve şüpheler yumağında dönüp duran bir çok bilinmeyenli denklem. Kimin haklı çıkacağını görmek için daha uzun bir süreye ihtiyaç var ve geniş kapsamlı araştırmalara da. Ancak, birkaç yıl önce İngiltere`de yaptığı laboratuar çalışmalarıyla, genetik değişikliğe uğramış patateslerle beslediği farelerin beyinlerinde küçülme olduğunu ve bağışıklık sisteminin zayıfladığını tespit eden Macar asıllı bilim adamı Arpad Pusztai`nin kısa bir süre sonra işinden uzaklaştırılmasıyla yarıda kalan çalışmaları gibi olursa, gerçeklerin ortaya çıkmasını beklemek de başka baharlara kalacak herhalde. Üstelik bu bilim adamının çalışmasını yeniden deneyerek haklı bulan 20 bilim adamının, aynı yöndeki bilimsel ilanları da fazlaca dikkate alınmadığına göre, çevreye duyarlı insanların işi zor demekten başka bir şey kalmıyor geriye.
Transgenik ürünler hakkında gündeme getirilen olumlu ya da olumsuz görüşlerin sonu yok. Bu makalede her iki görüşten de örneklere yer verilmiştir. Gerçekleri ise, gelecekteki bağımsız çalışmaların tespitleri, daha net bir şekilde ortaya koyacaktır. Yazıları karamsar bir havayla bitirmek pek hoş olmasa da, iki hafta önceki bir gazete haberinde konu edilen kıyamet senaryosunu eklemeden içim rahat etmeyecek. Cambridge Üniversitesi profesörlerinden Martin Rees`in iddiasına göre; kıyametin, gelecek yüz yıl içerisinde gerçekleşme ihtimalinin % 50`lilere ulaşmasında, insanların kontrolsüz teknolojik gelişmeler yoluyla olan katkısı (!) büyük pay sahibi olacaktır. Nükleer terörizm, laboratuarda geliştirilen ölümcül virüsler ve insanın yapısını radikal biçimde değiştirebilecek genetik müdahaleler, göktaşı çarpması gibi doğal afetlerden bile daha büyük bir risk taşımakta gelecek adına. Bile bile lades der miyiz hala, bilinmez
Genetiği Değiştirilmiş Ürünler (GDO)
Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların (GDO) sağlıksız olduğu iddiaları kanıtlandı mı? ?
GDO üreten şirketlerin "siz bunun sağlıklı olmadığını ispat" edin şeklinde bir yaklaşımı var. Oysa, bilimde zaten tedbirlilik ilkesi vardır. İnsan sağlığı ve çevre açısından zararlı olmadığı kanıtlanana kadar bu ürünlerin pazara sunulmaması gerekir.
Ama varılan sonuçlar itibarıyla, allerjik ve toksik etkisinin olma ihtimalinin yüksek olduğu ve antibiyotik bağışıklığını zayıflattığı gibi kuşkular var. Örneğin, farelerde yapılan deneylerde transgenik patatesin toksik etki yarattığı biliniyor. Bu noktada Çernobil, SARS, Deli Dana hastalığı gibi örneklere bakıldığında genlerle oynandığında olası felaketin on yıllarca sürebileceği ve kısa dönemde toplu ölümlerin söz konusu olabileceği söylenebilir. Ama burada asıl sorun şu: Canlılar milyonlarca yılda evrimleşmiş yapılar ve doğa kendine yabancı olanı reddediyor. İki seçenek var: Ya durumu reddeder ya başka bir şeye dönüşür.
O yüzden bu çok tartışmalı bir konu. Bizim bildiğimiz ABD’de yerel bir mahkemede alınan bir kararla içtihat oluşmasıyla başlayan bir süreç var ve hala tartışılıyor. Dünya bunu tartıştı, çok ciddi kampanyalar yapıldı. Biz biraz geç girdik bu tartışmaya. Avrupa’da Anti-GDO kampanyası 1996 yılında memorandumla sonuçlandı ve birçok ürün yasaklandı. Maalesef geçtiğimiz 19 Mayıs’ta, GDO’lu ürünlerin ithalatında izin verilen GDO oranı yükseltildi. Avrupa’daki arkadaşlarımızla da ilişki içindeyiz. Avrupa’da da anti-GDO kampanyası sürecek. Dolayısıyla önümüzde çok ciddi bir karşı çıkış süreci var. GDO üreticisi şirketler daha ziyade ABD menşeli şirketler olduğu için, Avrupa bunu baştan reddetti. Çok sınırlı sayıda ülkede bu üretim yapılıyor.
GDO’lu ürünlerin verim ve benzeri nedenlerle açlık, kıtlık gibi sorunlara da çözüm getireceği, dolayısıyla insanlık için faydalı olduğu da iddia ediliyor...
George Bush döneminden bu yana, dünyadaki açlık sorununa çözüm olacağı vaadiyle söylenen bir şey bu. Aslında GDO üreticisi hiçbir firma verim artışını iddia etmiyor. Fakat kuraklık, soğuk, böceklerden dolayı kaybedilecek ürünü kaybetmediğiniz için belirli bir verim alabiliyorsunuz. Bu, "Yeşil devrim" diye savunuldu 70’li yıllardan beri. Biz bunu "Yeşil karşı devrim" diye tanımlıyoruz. Geleneksel yöntemle alınan verime göre, kimyasal tarımla belli bir dönem verim gerçekten yükseldi. Bir süre sonra düşmeye başladı. Çünkü bütün bunlar toprağı ve doğayı daha fazla tüketti, daha fazla sömürdü. Çiftçiler de aynı ürünü almak için daha fazla gübre, daha fazla böcek ilacı kullanmak gibi sorunlarla karşı karşıya kaldılar. Geçmişte dünyadaki açlık sorununa çözüm bulmak için ortaya atılan kimyasal tarım nasıl iflas ettiyse bu sistem de iflas edecektir. Çünkü yine kazanan sadece ecza şirketleri ve tohum şirketleri olacak. Biyoçeşitlilik azalacak, toprak kirlenecek, çevre kirliliği artacak.
Büyüme zamanını kısaltma sadece bitkiler için değil, hayvanlar için de geçerli sanırım. Bunların gıda değerlerinin düşmediği iddia ediliyor...
Bir örnekle konuşalım. Normal buğdayla yani geleneksel yöntemle beslendiğinde bir civciv, canlı erişkin değerine yaklaşık beş-altı ay içerisinde yaklaşıyor. Bu yöntemdeyse, bir metrekarede 25 tavuğun yaşadığı küçük küçük kafesler var, 40-45 günde tavuk haline geliyor. Tavuğun iç organları 45 günlük bir civciv kadar, ama vücut ağırlığı altı aylık bir tavuk kadar. Burada tabi şöyle yapılabilir. Hayvanın bağışıklık sistemi çöktüğü için antibiyotikler ve kimyasal ilaçlarla destekleniyor yemleri. Dolayısıyla insan bunu tükettiğinde antibiyotiğe karşı bağışıklığı tükeniyor. İnsan sağlığı açısından pek çok risk taşıyor. Diyelim ki fındığa karşı alerjiniz var. Soyaya fındıktan bir gen aktarılmışsa soya diye yediğiniz şey sizde allerji yapabilir, bunu bilmek zorundasınız. Sonuçta başka başka sağlık sorunlarıyla karşılaşma riskiniz var.
GDO(Genetiği değiştirilmiş organizma) nın Ekosisteme olan etkileri nelerdir? ?
Polenler arılar, rüzgar gibi etkenlerle yayılabildiğinden dört-beş km kadar eşleşme riski var. Dolayısıyla GDO’lu tohumlar aynı zamanda totaliter bir niteliği de kendi içinde taşıyor. Eşleştiği zaman, kendi dışında bir yaşama izin vermiyor. Kendi dışındaki türleri yok etme gibi bir tehlike söz konusu.
Biyoçeşitlilik açısından bir tehlike oluşturacağını düşünüyoruz. GDO’lu tarım yapılan ülkelerde ekolojik alanlar ilan edilmesi lazım ve bu alanların yasal olarak tanımlanması gerekiyor.
GDO en çok hangi ürünlerde kullanılıyor? ?
Endüstriyel tarımsal ürünlerde daha yoğun olarak kullanılıyor. Proses ürünlerde, türev ürünlerde daha çok görülüyor. Çünkü o alanda kâr daha fazla. En yaygın ürünler mısır ve soya.
Dünyada GDO’lu ürünler nerelerde yetiştiriliyor? ?
ABD her konuda olduğu gibi bu konuda da başı çekiyor. ABD’den sonra Arjantin, Kanada ve Çin geliyor. ABD’de bazı yerlerde çiftçilerle üretici firmalar arasında tartışmalar ve mahkemelik durumlar var. GDO üreticisi şirketler, GDO’yu her yere yaymaya çalışıyorlar, temel çatışma noktası da bu. Bunlar arasında en önemli isim Monsanto. Dünyanın en büyük tohum üreticisi şirketi. Monsanto, Kore’den Brezilya’ya, ABD’den Kanada’ya kadar çiftçi hareketleriyle çok ciddi bir çatışmada. Daha sonra Syngenta, Cargill, Asgrow, Nonsanta, Advanta, Bayer, Dupont gibi şirketler geliyor.
Ekolojik tarıma geçelim öyleyse, ekolojik tarım nasıl yapılıyor?
Temel olarak üretimin hiçbir sürecinde, ekilmesinden, ürünü alana kadar insan sağlığına, çevreye zararlı hiçbir kimyasal, sentetik girdinin kullanılmadığı bir üretim biçimi. Ekolojik tarımda GDO’lu transgenik tohum asla kullanılmaz, yasaktır. Ekolojik tarım daha çok yerli ve kendi kendini dölleyebilen, üretebilen tohumların kullanılmasına izin verir. Hibrid dediğimiz doğal eşleşme ya da aşlama yoluyla yapılan tohuma izin verir.
Bitkiyi beslemede mutlaka organik materyal kullanılır, hayvansal gübre gibi. Hiçbir şekilde bitkiyi büyütücü, sentetik gübre kullanılmaz. İnsan sağlığına zararlı böcek ilacı kullanılmaz. Çevrimsel döngünün korunması önemli: Hayvandan aldığımız gübrenin tarlaya, tarladan bitkiye, bitkiden tekrar hayvana dönmesi şeklinde. Kuşkusuz ilaç da kullanılıyor ama organik ilaç; insan sağlığına zararı olmayan, sarımsak suyu ısırgan otu suyu gibi.
GDO'ların Türkiyedeki Durumu
Türkiye’de GDO’lu tohum yasak. Sadece deneme amaçlı olarak izin veriliyor. Genelde baktığımızda, devlet bunu konuşmamayı tercih ederek, kamuoyundan gizlemeye çalıştı. Tarım Bakanlığı’nda bazı sivil toplum kuruluşlarının da zaman zaman katıldığı Ulusal Biyogüvenlik Komitesi var.
Adana, Nazilli, Harran, Diyarbakır, Bornova gibi onu aşkın yerde, üç firmaya pamuk, patates, mısır gibi üç dört ürün üzerine deneme amaçlı izin verildiğini biliyoruz. Fakat Türkiye’de gümrüklerden giriş beyana dayalı olduğu için bir kontrol mekanizması yok. İthal eden "transgenik değil" dediğinde, devletin tahlil yapması gerekir ama böyle bir olanak yok.
1986’dan itibaren Türkiye’ye önemli ölçüde transgenik tohum girişinin olduğunu biliyoruz. Zaman zaman bazı sahalarda bunun sonuçlarını görüyoruz. Ama böyle ürünlerde etiketleme gibi bir yasal yaptırım olmadığı için burada da bir bilinmezlik söz konusu. Transgenik gıdanın hem tohum, hem yem olarak girdiğini düşünüyoruz. Yem Sanayicileri Birliği bir açıklama yaptı "Biz yıllardır ithal ediyoruz zaten Arjantin’den, Amerika’dan, hiç de bir şey olmuyor" diye. En son Unakıtan, Cargill’den alınan bir-bir buçuk milyon ton mısırın transgenik olduğunu, civcivlere yem olarak verdiklerini açıkladı.
Türkiye’yi bekleyen tehlikeler
Türkiye’de gen aktarımı yapılmış ürünlerin tarımı yasak fakat imalatçı firmalardan yasal belge istenmiyor; yani ithalat beyana dayalı. Ayrıca ülkemize tohum olarak değil ürün olarak ithal edilen maddelerin hammaddesi kullanılarak üretilen gıdalar var. Soya, bitkisel yağlar, kahvemize koyduğumuz krema, mısır cipsleri gibi gıdaları tüketerek gen aktarımlı gıdalarla tanışmış olmamız yüksek bir ihtimal. Her türlü GDO analizi, biyoteknoloji ve biyogüvenlik analizi risk değerlendirmesi araştırmaları için gereken laboratuvar altyapı çalışmaları devam ediyor.
Türkiye ABD’den ithal edilen GDO yemler hayvan beslemede kullanılıyor. Ve bu hayvanlardan elde edilen ürünlerde (et, süt, yumurta) etiketleme zorunluluğu yok. GDO’lu yemlerin (tohum hariç) ithalatı konusunda bir yasaklama ya da sınırlama yok.
Organik Besin Nedir?
Aslında organik besini tanımlayabilecek en iyi yol ne olmadığını açıklamak olabilir. Organic Trade Association`a göre organik tarım yapan çiftçiler ürünlerine pestisid, insektisid, hormon ve suni gübre koymuyorlar. Ayrıca bu ürünler çeşitli sentetik koruyucu ve katkı maddeleri içermiyor.
Aslında organik tarım fikri 1940`lara dek uzanıyor ancak uygulaması ancak 70`lerin ikinci yarısında hayata geçmiş. Organik tarımın temelindeki fikir çevre koruma. Toksik insektisid ve pestisidler kullanılmayarak su kaynakları ve toprak temiz tutulmaya çalışılıyor.
Ayrıca sentetik katkılar ve hormonlar işin içine karışmayınca biyo-çeşitlilik ve toprağın verimliliği uzun vadede artıyor.
Organik tarım firmalarının yöneticilerine göre insanlar sağlıklı besin elde etme fikrini beğendiler ve bunu aramaya başladılar. Uzmanlar ise gittikçe daha çok sayıdaki insanın kendi sağlıkları üzerinde daha aktif kontrol almak istediklerini belirtiyorlar.
"Bunu özellikle emeklilerde ve -ilginçtir- yeni nesil gençlerde görüyoruz" diyor Willard Bishop Consulting`in başkanı John Hauptman. "Bu insanlar diğerlerinin onlara ne yapmaları gerektiğini söylemesini beklemiyorlar. Kendi araştırmalarını yapıyorlar ve beslenme konusunda gittikçe daha çok bilgi sahibi oluyorlar.
Yeni nesil diyor ki `kimse bana bakmasın, ben kendime bakmasını bilirim" Dünya Tarım Forumu`nun bu seneki yıllık kongresinde bu arayış net bir şekilde belirtildi. Yapılan sunuşlarda varılan sonuçlar şöyleydi: "İnsanlar artık önlerine ne konursa yemekten yana değiller. Hatta ne yediklerine çok dikkat eder duruma geldiler. Amaçları basit: Sağlıklı olmak istiyorlar"
Organik tarım yeni nesil arasında çok taraftar bulmuş durumda. Hatta organik tarım ürünleri satan zincir mağazaların bir kısmı üniversite kampüslerinin yanında açılıyor. Uzmanların bir diğer dikkat çektiği nokta da besin güvenliği. Özellikle deli dana ve şap hastalığı gibi sorunlardan sonra insanlar vejetaryen beslenmeye eğilim duymaya başladılar ve hormonlu sebze - meyvalar yerine organik olanını tercih ediyorlar. Şüphesiz ki bu durum genetik olarak modifiye edilmiş besinleri üreten "high-tech" firmaları oldukça rahatsız ediyor.
Her ne olursa olsun organik tarım lokomotifi istim üstünde ve tam hız ilerliyor. Gittikçe daha çok sayıda insan organik sertifikalı ürün arıyor. Şu andaki en önemli sorun olan fiyat farkı ise (organik tarım ürünleri normal ürünlere göre daha pahalı) kısa sürede çözülmesi gereken önemli bir sorun olarak kabul ediliyor. Organik tarım üreticilerine göre bu, organik ürünlere daha çok talep olmasıyla zamanla çözülecek olan bir sorun. |
|
|
|
|
| Oylanmadı
|
    |
 |
sametx340
Best of TurkiyeForum


Kayıt: 25 Mart 2005
Mesajlar: 3861
Tema: Parthenos (32198)
Nerden: Nereye
Yaş: 22


Puan: 5026
|
güzel paylaşım,teşekkürler |
|
|
_________________ CyClopS and DeNToX
|
|
| Oylanmadı
|
      |
 |
kokomela
Best of TurkiyeForum


Kayıt: 19 Ekim 2005
Mesajlar: 1643
Tema: Parthenos (32198)
Nerden: İzmir
Yaş: 21


Puan: 1801
|
okudugunuz için ben tşk ederim  |
|
|
|
|
|
| Oylanmadı
|
    |
 |
|
|
|
|
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)
|
Bu başlığı gezen kullanıcılar:0 Kayıtlı, 0 Gizli, 0 Misafir ve 0 Bot Kayıtlı Kullanıcılar: Yok
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız Bu foruma eklenti dosyaları gönderemezsiniz Bu forumdaki dosyaları indiremezsiniz Bu forumda eklenti önizlemelerini/linklerini görebilirsiniz
|
|