Türkiye Forum Arşivler Ana Sayfa







Hutbe


Orjinal başlığa gitmek için tıklayın
Sayfa 1, 2  Sonraki
 
       Türkiye Forum Arşivler Ana Sayfa -> İslam Dünyası
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Sonsuz_Nur



Kayıt: 22 Ağustos 2005
Mesajlar: 418

Tarih: 01 Kasım 2005, 21:16    Mesaj konusu: Hutbe  



18.01.2002 Kuba Camii Hutbelerinden

İSLAM’IN İNSANA BAKIŞI

Değerli Mü’minler!

Her şeyi yoktan var eden Yüce Allah, hiçbir varlıkta bulunmayan özellik ve yetenekleri, bir lütuf olarak insanoğluna vermiştir. Ayrıca varlıkların bir çoğu, yine onun hizmetine sunulmuştur. Yüce Rabbimiz, bu kadar nimet ve imkan verdiği insandan, iman, ibadet ve şükür istemektedir. İnsanın şerefi, Yüce Rabbini tanıyıp iman etmesine, değeri de Allah’a ibadet ve taatte bulunmasına ve güzel ahlaka sahip olmasına bağlıdır. Çünkü insanların Allah katında en değerli ve en üstün olanlarını, Hucurât Sûresi’nin 13. ayeti şöyle açıklamaktadır: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en değerli ve en üstün olanınız, ondan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah (her şeyi) bilir, (ve her şeyden) haberdardır.”[1]
Demek ki insanlar Hz.Adem ile Havva’dan çoğalmaları itibariyle eşittirler. Bu açıdan soylarıyla övünmeleri yersizdir. Çünkü gerçek üstünlük takvâ üstünlüğüdür. Öyle ise İslam dini, insanların rengine, diline, ırkına, kavmine, kabilesine, zenginliğine, makam ve mevkiine bakmaz, onların davranışlarına ve amellerine bakar ve ona göre değerlendirir. Furkan Sûresi’nin 77. ayetinde şöyle buyurulmaktadır: “(Resûlüm) Deki: (Kulluk ve) yalvarmanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?”[2].
Sevgili Peygamberimiz, bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Sizin amellerinize ve kalplerinize bakar”[3]. İnsanın değeri, Allah’a imanın bir tezâhürü olan ibadetleri, güzel ahlakı ve hayırlı işleriyle ölçülür. Bunu ölçüp değerlendirecek olan da, yalnız Allah’tır.

İslam dini, insanları hor görmeyi, alaya almayı, lakap takmayı, gıybet etmeyi, yalan söylemeyi ve onları küçük düşürücü tüm davranışları yasaklamıştır. Hucurat Sûresi’nin 11. ayeti bunu şöyle açıklamaktadır: “Ey Mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar (alaya alınanlar) kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir! Kim tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.”[4]

Değerli Mü’minler!

Yüce dinimizin bu emirlerini dinledikten sonra artık insanları beldelerine, bölgelerine, renklerine, kavim ve kabilelerine, daha açıkçası; kökenlerine göre değerlendirmeye hakkımız yoktur. Kaldı ki, Cenab-ı Hak Peygamberimize hitaben: “(Ey Muhammed!) Öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin”[5] buyurmaktadır. Demek ki, herkes kendi hesabını bizzat Allah’a verecektir.

Hutbemi İsra Sûresi’nin 84. ayetinin mealiyle bitiriyorum.

“Deki: Herkes kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar. Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu en iyi bilen Rabbiniz’dir.”[6]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Hucurât, 49/13.
[2] Furkan,25/77.
[3] Müslim, Birr 33.
[4] Hucurât,49/11.
[5] Ğaşiye, 88/22.
[6] İsrâ,17/84.

Başa dön  
Sonsuz_Nur



Kayıt: 22 Ağustos 2005
Mesajlar: 418

Tarih: 04 Kasım 2005, 20:38    Mesaj konusu:  


25.01.2002 Kuba Camii Hutbelerinden

MİLLİ VE DİNİ DEĞERLERİMİZ


Aziz Müslümanlar!

İslâm Dini, “tevhîd” esasına dayanır. Tevhîd, âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, zât, sıfat ve fiillerinde eşi, benzeri ve ortağı bulunmadığına ve yalnız O’na ibadet etmek gerektiğine inanmak demektir. Böyle bir imanı telkîn eden İslâm Dîni, Müslümanlar arasında sevgi ve saygıyı, birlik ve beraberliği emreder. Renk, ırk, dil, bölge ve düşünce farklılığını, çeşitli kültür ve medeniyetler kurma, tanışma ve gelişme vesilesi sayar. Hep uyumlu ve uzlaşıcı olmayı ister. Ancak, toplumun dini ve milli değerlerini sarsmaya yönelen her türlü bozgunculuğu, ayırımcılığı ve bölücülüğü kesin olarak reddeder. Yüce Allah, bu gerçeği şu ayetlerde dikkat çekici bir üslupla ortaya koyar ve bizi uzlaşmaya davet eder: “Hep birlikte Allah’ın ipine Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin...”[1], “Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz elden gider”.[2] “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın“[3].

Değerli Mü’minler!

Görüldüğü üzere bu ayetlerde vurgulanan esaslar, millet ve devlet olmanın birer gereğidir. Müslüman bir millet olarak, milli hasletlerimize ve dini inançlarımıza ters düşen görüş ve iddialar, kimler tarafından ortaya atılırsa atılsın, bunlara itibar etmemek gerekir. Fikir ve inanç özgürlüğü, bu tür görüş ve iddiaların ortaya atılması için bir gerekçe olamaz. Zira fikir ve inanç özgürlüğü, her akla geleni söylemeyi, toplumun birlik ve beraberliği sarsacak iddialar ortaya atmayı değil, bilakis başkalarına faydalı olacak dengeli fikirler üretmeyi gerektirir. Yüce Allah, her güzel konuşan ve hoş görünen kişiye, doğruluğuna emin olmadan inanılmaması konusunda bizi uyarmakta ve mealen şöyle buyurmaktadır:

“İnsanlardan öylesi de vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri, senin hoşuna gider. Bir de kalbindekine (sözünün özüne uyduğuna) Allah’ı şahit tutar. Halbuki o, düşmanlıkta en amansız olanıdır. O, (senin yanından) ayrılınca yeryüzünde bozgunculuk yapmağa, ekin ve nesli yok etmeye çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez. O’na “Allah’tan kork!” denildiği zaman gururu O’nu daha da günaha sürükler. Artık böylesinin hakkından cehennem gelir. O ne kötü yerdir!”.[4]

Aziz Cemaat!

Unutmayalım ki, bizi ayakta tutan, milli ve manevî değerlerimizdir. Dün olduğu gibi bugün de, birlik ve beraberliğimizi bozmaya, kutsal değerlerimizi sarsmaya çalışanlar bulunabilir. Bunlar, kendi sinsi emellerine ulaşmak için her şeyi mubah görür, her kılığa bürünür, hattâ bu amaçla dini bile kullanabilirler. Son günlerde bazı yörelerde, İncil’i tanıtmak, insan severlik ve dünya barışını sağlamak gibi maskeler altında bazı bölücü propagandaların ortaya çıktığı çeşitli haber kaynaklarından öğrenilmektedir. Bunlar, “Dünya barışının sağlanması, insanlık âleminin birliği, gerçeğin araştırılması, din birliğine gidilmesi, peygamberlerde ilâhlık sıfatının bulunduğu, dünyanın son bulmayacağı, kıyametin kopmayacağı, cennet ve cehennemin birer sembol olduğu ve namazın da sabah, öğle ve akşam vakitlerinde kalben Allah’ı anmaktan ibaret bulunduğu...” gibi bâtıl ve hayalî iddialarla, aziz milletimizin nezîh inancını bulandırmaya ve böylece birliğimizi bozmaya uğraşmaktadırlar.

Bunlar, sağduyu sahibi milletimizin sağlam ve sarsılmaz imanı karşısında elbette tükeneceklerdir. Çünkü Müslüman milletimiz, kesin olarak bilmektedir ki, son ilahî kitap Kur’an-ı Kerim, son Peygamber de Hz.Muhammed (s.a.v.)’dir. Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak meâlen, “İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar, sizi parça parça edip, doğru yoldan ayırır. İşte bunları, sakınasınız diye Allah size emreder”[5] buyurarak, Kur’an’ın çizdiği dosdoğru yolu göstermiş ve bu yoldan sapmanın, parçalanarak haktan sapmak olduğunu bildirmiştir.


--------------------------------------------------------------------------------
[1] Âl-i İmrân, 3/103
[2] Enfâl, 8/46
[3] Âl-i İmrân, 3/105
[4] Bakara, 2/204-206
[5] En’âm, 6/153
Başa dön  
Sonsuz_Nur



Kayıt: 22 Ağustos 2005
Mesajlar: 418

Tarih: 13 Kasım 2005, 12:28    Mesaj konusu: Doğal Hayatı Korumak  


01.02.2002 Kuba Camii Hutbelerinden


DOĞAL HAYATI KORUMAK

Değerli Müslümanlar!

Yüce Allah; bu kainattaki varlıkları, birbiriyle uyumlu ve düzenli bir biçim ve sistem içerisinde yaratmıştır. İnsanların ve bütün canlıların rızıklarını ve çeşitli ihtiyaçlarını aynı düzen ve denge içinde sağlamıştır. Bütün yaratılmışların en mükemmeli olan insanı, diğerlerinden üstün ve hakim bir konumda yaratmıştır. Canlı-cansız bu dünyadaki her şeyi, onun emrine vermiştir. Bütün bunların yanında Yüce Allah, insana bunları yönetme ve bunlardan faydalanma imkanını da bahşetmiştir. Bu konuyla ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulmaktadır: "Doğrusu biz sizi yeryüzüne yerleştirdik ve orada size geçim kaynakları sağladık. Ne de az şükrediyorsunuz"[1].

Aziz Cemaat!

Allah'ın yarattığı tabiatı oluşturan bütün varlıklar, birbirini tamamlayan bir yapı oluşturmaktadır. Bu unsurların hepsi birbirine muhtaçtır ve birbirini destekleyip besleyen bir özelliktedir. Kara ve denizlerde yaşayan binlerce canlı türünden hiçbirisi, başıboş ve gereksiz yere yaratılmış değildir. Rabbimiz, bunların her birini bizim için ya bir deva olması veya bir ihtiyacımızı gidermesi için lütfetmiştir.

Bu doğal hayatın dengesini oluşturan unsurlardan birisi de av hayvanlarıdır. Ne yazık ki, yurdumuzda yapılan bazı bilinçsiz avlanmalar, binlerce hayvan türünü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya getirmiştir. Hatta, zamansız ve usulsüz yapılan avlanma sonucunda, birçok hayvan türü yok olmuş ve tabii denge bozulmuştur. Kur'an-ı Kerim'de, bu konuya dikkatimiz çekilerek şöyle buyurulmaktadır: "İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulma meydana geldi. Vazgeçip dönerler diye, Allah yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattıracaktır."[2]

Muhterem Müslümanlar!

İslam'da avlanma helaldir. Ancak, her canlıyı avlamak veya hayvanların yavrulu dönemlerinde avlanmak serbest bırakılmamıştır. Bütün mahlukatın, insanın hizmetine verildiği bir gerçektir. Ancak gereksiz yere cana kıyma, körpe yavruları öldürme yetkisi ve özgürlüğü kimseye verilmemiştir. Avlanmanın da bazı kuralları vardır. Mevsimsiz balık avında patlayıcı madde kullanarak, bir anda yüzlerce yavru ve yumurtanın yok olmasına sebep olmak bir zulüm, vahşet ve katliamdır.

Yüce Rabbimizin, "İnsanoğlu başıboş bırakılmamıştır. Her yaptığından hesaba çekilecektir"[3] ilâhi ihtarı göz önüne alınırsa; insanın daha bilinçli hareket etmesi gerektiği, kendiliğinden anlaşılır. Şunu unutmayalım ki; doğal dengenin bozulması, insan hayatının da alt-üst olması demektir. Bu ise, insanın kendi felaketini kendi eliyle hazırlaması anlamına gelmektedir.

Günümüzde avlanma, bir ihtiyaçtan ziyade zevk ya da spor amacıyla yapılmaktadır. Halbuki avlanmak, ancak bir ihtiyacı karşılamak için yapılmalıdır. Av için yapılan aşırı harcamalara bıkılırsa, avlanmanın bir ihtiyaç için yapılmadığı anlaşılır. Halbuki bu canlılar, sadece bize ait değildir. Bizden sonra gelecek nesillerin de bunlarda hakları vardır. Onların haklarına saygılı olmak ve doğal hayatı korumak, hepimizin görevidir.


--------------------------------------------------------------------------------

[1] A'raf, 7/10
[2] Rum, 30/41
[3] Kıyame, 75/36
Başa dön  
Sonsuz_Nur



Kayıt: 22 Ağustos 2005
Mesajlar: 418

Tarih: 27 Kasım 2005, 23:58    Mesaj konusu: Kurban kesmenin sosyal hayattaki önemi  


22.02.2002 Kuba Camii Hutbelerinden


KURBAN KESMENİN SOSYAL HAYATTAKİ ÖNEMİ


Muhterem Müslümanlar !

İnsanlık tarihi boyunca devam edip gelen kurban kesme uygulaması, maksat ve şekil bakımından farklılık arzetmekle birlikte, bütün dinlerde mevcuttur. Kur’an-ı Kerim’de, Hac sûresi’nin 34. ayetinde şöyle buyurulmaktadır: “Biz her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanların üzerine Allah’ın adını ansınlar diye kurban kesmeyi gerekli kıldık. İlahınız tek bir ilahtır. Artık O’na teslim olun. Ey Muhammed, itaatkâr, alçak gönüllü insanları müjdele.”[1]

İslam dininin öngördüğü kurban, ibadet maksadıyla muayyen bir zamanda, belirli şartları taşıyan bir hayvanı usûlüne göre kesmek demektir. Yüce Allah, bir çok canlı ve cansız varlığı insanların hizmetine vermiştir. Kurbanlık hayvanlar da bu cümledendir. Öyle ise, bir Müslüman kurban kesmekle, Allah’ın vermiş olduğu bu nimetlere, fiili bir şükürde bulunmuş olur.

Bir Müslümanın, kurban niyetiyle bir hayvanı kesmesi, hem malî bir fedakarlık ve hem de Allah rızası için yapılan önemli bir ibadettir. Bu gerçek, Kur’an-ı Kerim’de şöyle açıklanmaktadır: “(Ey Muhammed!), o halde Rabbin için namaz kıl. Kurban kes.”[2] “De ki: Şüphesiz Rabbim beni doğru yola iletti. Dosdoğru dine, puta tapanlardan olmayan İbrahim’in tevhîd dinine iletti. De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi alemlerin Rabbi Allah içindir. Onun ortağı yoktur; böyle emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim.”[3]

Güzel hizmetleriyle insanların sevgisini kazanan bir insan, Allah’ın rızasını da kazanır. Allah’a yakın olan, insanlara da yakın olur.

Bu yakınlık, insanın içinde yaşadığı toplumun haklarına saygılı davranmayı, karşılıklı hakları gözetmeyi ve yardımlaşmayı gerektirir.

Allah için kurban kesmek, mali bir ibadet olduğu gibi, sosyal hayat açısından da önemli bir yardımlaşma ve dayanışma vesilesidir. Çünkü kesilen kurbanın etinden, komşular, akrabalar, fakirler ve muhtaçlar da faydalanırlar. Böylece, kurban kesenlerle kesemeyenler arasında bir yakınlaşmanın ve samimi bir ilgi ile karşılıklı sevgi ve saygının gelişmesine sebep olur.

İslam dini, fertler arasında kardeşlik bağının korunmasından ve bunun güçlü bir şekilde devam ettirilmesinden, bizleri sorumlu tutmuştur. Bu bakımdan kurban kesmek, Cenâb-ı Hakkın rızasına ermenin, halkın gönlünde yer tutmanın ve sosyal dayanışmayı sağlamanın önemli bir yoludur. Kur’an-ı Kerim’de: ‘’Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır, fakat O’na sadece sizin takvânız ulaşır..’’[4] buyurularak, bu gerçek ortaya konmaktadır.

Muhterem Mü’minler!

Böylesine önemli bir ibadeti yerine getirmek için, kurbanlık hayvanı iyi seçelim. Onu okşayarak kesim yerine götürelim. İncitmeden güzelce sol yanı üzerine yatıralım. Ayaklarını sağlam bir iple bağlayıp yönünü kıbleye çevirelim. Bekletmeden, bilenmiş keskin bir bıçakla, “Bismillahi Allahüekber” diyerek, nefsimizin cehennem azabından kurtuluşuna bir fidye olması temennisiyle Allah rızası için keselim.



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Hac,22/34.
[2] Kevser, 108/2.
[3] En’âm, 6/162-163.
[4] Hac, 22/37.
Başa dön  
Sonsuz_Nur



Kayıt: 22 Ağustos 2005
Mesajlar: 418

Tarih: 03 Aralık 2005, 22:06    Mesaj konusu:  


14.04.2000 Kuba Camii Hutbelerinden

İSLAMDA SAĞLIĞIN KORUNMASI

Muhterem Müslümanlar!

Hz. Peygamber "Hastalık gelmeden, sağlığın kıymetini biliniz."[1] buyuruyor. Bu hadisi şerifde önemli bir uyarma bulunmaktadır. Çünkü hastalık gelmeden, sıhhatin değerini bilmek, gelecek hastalıklara karşı korunma tedbirleri almayı gerektirir. Doktorun yetişmesi de onu eğitecek kurumların varlığı ile olur.

Dinimiz sağlığı korumanın üzerinde önemle durur. Sağlığın korunması, İslamiyetin muhafazasını istediği beş gayeden biridir. Hastalıktan sakınmak, sağlıklı yaşamaya gayret etmek, dini bir vazifedir. Çünkü her şey sağlıklı olmaya bağlıdır. Bundan dolayı bir hadisi şerifde "Kuvvetli mü'min zayıf mü'minden hayırlıdır."[2] buyurularak müslümanın bedenen ve ruhen sağlıklı bulunmasına işaret edilmiştir. Umumî sağlığı, temin için de tıp ilmine ve tabib yetiştirilmesine yönelten, tedaviye teşvik eden, hastalık gelince ne yapalım deyip oturmanın doğru olmadığını gösteren hadis-i şeriflerden birinde "ölümden başka hiçbir hastalık yoktur ki, tedavisi kabil olmasın. El verir ki ilacı elde edilsin"[3] buyuruluyor. Anlaşılıyor ki tedavisiz hastalık yoktur. Ancak arayıp tedavi yollarını bulmak gerek. Hastalıklara çare aramayı, tedavi yollarına başvurmayı, ilaç almayı öğütleyen, şu hadis-i şerif ne kadar güzel ve isabetlidir. "Cenab-ı Hakk, şifasını yaratmadığı hiçbir hastalık indirmemiştir. Ey Allah'ın kulları, dertlerinize deva arayınız"[4]

Günümüzde hastalık gelmeden tedbir almanın, doktorlara başvurarak deva aramanın çeşitli yolları vardır. Bunların başta geleni, koruyucu aşıları yaptırmaktır. Sağlığın korunmasında, koruyucu aşıların çocukluktan itibaren uygulanmasının önemi büyüktür. Çocuk doğar doğmaz hemen sağlık ocakları, aşı merkezleri ile ilgi kurup, onların aşılarına başlamak lazımdır. Okul çağına kadar bu iş anne ve babalara düşmektedir.

Aşı kampanyaları başladığında, aşılanmak dinen hepimize düşen vazifeler arasındadır. Çünkü aşılanmayı ihmal ederek, Allah korusun, hastalığa tutulanlar, hem kendilerini korumadıkları, hem de hastalığın yayılmasına sebep oldukları için sorumlu olurlar. Aşıları bulunmuş olan hastalıkların, aşı ile önlenmesi Peygamberimizin "Hastalık gelmeden sağlığın kıymetini biliniz" öğüdüne uymaktır. Ayrıca "Kendinizi elinizle tehlikeye atmayınız."[5] mealindeki ayet-i kerimede de buna işaret bulunmaktadır.

Kişi kendi ve ailesinin sağlığını korumakla görevli olduğu gibi, toplumun ruh ve beden sağlığını koruyacak uzmanları yetiştirmekle de vazifeli tutulmuştur. İslâm alimlerinin büyüklerinden İmam Gazâlî, tıp tahsilinin farz-ı kifaye olduğunu belirtiyor. Yani bir cemiyette onları bedenen ve ruhen ayakta tutacak yeteri kadar tabib yetiştirmek o toplumun üzerine farz olur diyor. Bu da konunun önemini belirtmeye yeter bir delildir.

Aziz Mü'minler!

Sağlığı korumak ve ruhen dinç bulunmak, yalnız ilaç veya aşı işi değildir. Yemenin, içmenin, giyinmenin, uyku ve dinlenmenin, temizliğin ve yeter derecede bilgi sahibi olmanın da bu mevzuda ayrıca rolleri vardır.

Bu hususlarda pek çok uyarıcı hadislerden biri de bizlere ayrı bir ışık tutmaktadır. Resül-i Ekrem buyururlar ki: "Bir yerde veba olduğunu işittiğiniz zaman, o yere girmeyiniz. Bulunduğunuz yerde veba hastalığı olursa oradan da çıkmayınız"[6] Burada bulaşıcı hastalıkları için karantina uygulanmasının lüzumu açıkça belirtilmiştir.
Unutmamak gerekir ki bedenin bütün uzuvlarının sağlığı gibi, ruh sağlığı da tıp ilminin dalları arasındadır. Böylece tıp, ilmin yarısı sayılmıştır. Bundan dolayıdır ki, dinimizde, tıp tahsili ve herkesin yeterli sağlık bilgisi edinmesi önemli bir yer tutmaktadır.

Hastahaneler açmak, onları yaşatmak, hastalıkları önleyici tedbirler almak, yeni yeni ilaçları bulmaya çaba sarfetmek, dinimizin bizlerden istediği vazifelerdendir. Çünkü bütün bunlar sağlığı korumanın vasıta ve sebepleridir. İmam Şafii Hazretleri der ki: "Helal ve haramı bildiren ilimden sonra tıp ilminden daha faydalısını bilmiyorum."

Muhterem Mü'minler!

Sağlık, Allah'ın kullarına verdiği bir nimettir. Onun değeri bilinmelidir. Sağlığımızı hiçbir zaman boşa harcamamalıyız. Onu koruyup, ondan faydalanmalıyız. Çünkü Hz. Peygamber buyuruyor ki: "İki nimet vardır ki, insanlardan çoğu bunlar hakkında aldanmışlardır. O nimetler, sağlık ve boş vakittir."[7] Peygamberimizin öğütlerine uyarak her ikisini de değerlendirmek üzerimize düşen ödevlerdendir.


--------------------------------------------------------------------------------

[1] Fethu'l Kebir, 1/203
[2] Müslim Ter.Şerhi A.Davudoğlu, 10/649, No:2664
[3] Büyük İs.İlmihali Ö.N.Bilmen,464
[4] Tirmizi, 4/383, No:2038
[5] Bakara Suresi, 196
[6] Tecridi Sarih Terc. 9/206
[7] Fethu'l Kebir, 3/264
Başa dön  
Sonsuz_Nur



Kayıt: 22 Ağustos 2005
Mesajlar: 418

Tarih: 10 Aralık 2005, 00:06    Mesaj konusu:  


19.04.2002 Kuba Camii Hutbelerinden


GENÇLİĞİN ÖNEMİ

Muhterem Müslümanlar!

Gençlik, Yüce Allah’ın insanlara bahşettiği ömür nimetinin, çok iyi değerlendirilmesi gereken önemli bir dönemidir, bulunmaz bir fırsattır. Çünkü gençlik, çalışıp kazanma, evlenip âile kurma, insanlara yararlı olma ve Allah’a ibâdet etme bakımından hayatın en verimli çağıdır. Bunun için her insan, Allah’ın verdiği bütün nimetlerden ve özellikle de gençliğini nerede ve nasıl harcadığından sorguya çekilecektir. Nitekim Cenab-ı Allah, bu gerçeği Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyân buyurmuştur: “O gün, hepiniz bütün nimetlerden sorguya çekileceksiniz.”[1]

Hz. Peygamber (s.a.v.)’de, gençliğin önemine dikkat çekerek, “İnsanoğlu, Kıyâmet gününde:

- Gençliğini nerede ve ne sûretle harcadığından,

- Yaptığı işleri ne maksatla yaptığından,

- Malını nereden ve nasıl kazandığından,

- Nerelere sarf ettiğinden,

- Vücudunu ve sıhhatini nerede ve ne suretle yıprattığından sorguya çekilmedikçe, yerinden ayrılamaz:”[2] buyurmuştur.

Aziz Müminler!

Gençlik, milletlerin geleceği ve en önemli güç kaynağıdır. Bunun için her toplum, kendi geleceğini garanti altına almak, millî ve manevî değerlerini yükseltip geliştirmek maksadıyla bilgili, görgülü, çalışkan ve üretken nesiller yetiştirmeye önem vermektedirler. Çünkü, gençlerini iyi yetiştirmiş olan toplumlar, güçlü ve sağlıklı bir yapıya kavuşmuş olurlar. Eğer gençlik ihmal edilir, iyi eğitilmez, uyuşturucu, alkol, tembellik veya sapık akımların ağına düşmeye müsait bir ortamda kendi başına bırakılırsa, o zaman pek çok problem ve sıkıntılarla karşı karşıya kalınır ve o toplumun geleceği de tehlikeye girmiş olur.

Değerli Müslümanlar!

İslam Dîni, çocukların ve gençlerin ilim, fikir ve sanat bakımından iyi yetiştirilmelerini, kendi başlarına düşünebilir ve bağımsız olarak iş yapabilir bir konuma getirilmelerini, sorunlarının hoşgörü ve anlayışla karşılanıp bunlara çözümler bulunmasını ve gençlerin yüksek bir ahlâka sahip olmalarının sağlanmasını istemektedir. Dinimiz, bunun sorumluluğunu da, başta ana baba olmak üzere, yetkililere ve topluma yüklemektedir.

Sonuç olarak çocuklarımız ve gençlerimiz, bizim ümitlerimiz ve yarınlarımızdır. Onları, ne kadar dinî ve millî değerlerimize göre yetiştirir, ailevî, ekonomik, kişisel sorunlarıyla yakından ilgilenir, özellikle ruh sağlıklarını bozucu her türlü etkiden koruyup, aile hayatını teşvik ederek sağlıklı bir hayat biçimine kavuşturursak, geleceğimizden o oranda emin oluruz.

Hutbemi, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v. )’in iki Hadîs-i Şerîfinin meâliyle bitiriyorum:

“Hiçbir baba çocuğuna güzel terbiye ve edepten daha değerli bir miras bırakmış olamaz”[3] ve “İnsanlar içinde Allah’ın en çok sevdiği kimse, kötülükleri terk edip iyiliklere yönelmiş olan gençtir”[4].



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Tekasür, 102/8
[2] Tirmizi, Kıyamet, 1; Riyazu’s-Salihîn, 1/441, H.No:410.
[3] 250 Hadis, Hadis sno : 204.
[4] Ramûzu’l-Ehâdîs, S.383.
Başa dön  
Sonsuz_Nur



Kayıt: 22 Ağustos 2005
Mesajlar: 418

Tarih: 19 Aralık 2005, 23:39    Mesaj konusu:  


04.10.2002 Kuba Camii Hutbelerinden

CAMİ VE CEMAAT ŞUURU

Muhterem Cemaat!

Kur’an-Kerim’de, insanın Allah’a iman ve ibadet etmek için yaratıldığı bildirilmektedir. Beş vakit namaz, ibadetler arasındaki önemi itibariyle imandan sonra ilk sırada yer almaktadır. Beş vakit namaz, tek başına ve cemaatle kılınabilmektedir. Peygamberimiz (s.a.v.), cemaatle kılınan namazın sevabının 27 kat daha fazla olduğunu bildirerek, namazların cemaatle kılınmasını tavsiye etmiştir. Camiler; ibadet etme, Allah’ı anma, eğitim-öğretim, birlik ve dirlik, huzur ve sükun mekanlarıdır. Bu itibarla dinimiz; camilere büyük önem vermiştir.

Yüce Rabbimiz, Kur’an-Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz mescitler, Allah’ındır. O halde Allah ile birlikte hiç kimseye kulluk etmeyin”[1]. “Ey Ademoğulları! Her mescide gittiğinizde güzel elbiselerinizi giyinin. Yiyin için fakat israf etmeyin. Zira Allah israf edenleri sevmez.”[2].

Değerli Mü’minler!

Ayet-i kerimelerden de anlaşılacağı üzere, İslam’da camilerin önemli bir yeri vardır. Allah’ın evi kabul edilen camiler, İslâm’ın alâmeti sayılmıştır. Camiler, bulunduğu yerin halkının Müslüman olduğunu gösterir. Sevgili Peygamberimiz, yeryüzünde Allah’a en sevimli yerlerin camiler olduğunu bildirmiştir[3]. Öyle ise camilere gelişigüzel değil, en güzel elbiseler giyilerek girilmelidir. Camileri kirletecek, havasını bozacak ve cemaati rahatsız edecek davranışlardan sakınılmalıdır.

Camilerin inşasından tutun da temizliğine ve aydınlatılmasına kadar verilecek bütün hizmetler, övgüye değer hizmetlerdir. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde söyle buyurmuşlardır: “Bir mümine öldükten sonra amelinden ve yaptığı iyiliklerinden ulaşacak şeylerden biri de, yaydığı ilim, geride bıraktığı iyi evlâd, miras olarak bıraktığı Mushaf-ı şerîf, yaptırdığı mescit, yolcular için inşa ettiği ev, akıttığı su, sağlığı yerinde iken malından çıkardığı (verdiği) sadakadır. Bunlardan hangisini yapmış ise öldükten sonra onun sevabı kendisine ulaşır.”[4]

Aziz Mü’minler!

Hiç şüphe yok ki cami ve mescit yapmaktan maksat, orada cemaatle ibadet etmektir. Cami ve mescitler, aynı zamanda insanlara helal ve haramın, güzel ahlakın, doğruluk ve dürüstlüğün öğretildiği, sevgi saygı ve kardeşlik ruhunun işlendiği mukaddes mekanlardır. Şehitlik ve gazilik mertebesinin yüceliği, vatan savunmasının önemi, iffet ve namusu korumanın onuru gibi birçok dini ve milli şuurun insanlarımıza verildiği ilim ve irfan yuvalarıdır.

Hutbemi, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şu Hadis-i şerifiyle bitirmek istiyorum: “Bir kişi, Allah’ın farzlarından birini eda etmek üzere evinde güzelce temizlenir ve camiye giderse, onun attığı adımlardan biri günahlarının silinmesine, diğeri de onun derecesinin yükselmesine vesile olur”[5]. “Yüce Allah, sabah ve akşam camiye giden kimsenin, her gidiş ve gelişine cennette bir yer hazırlar”[6].


--------------------------------------------------------------------------------

[1] Cin, 72/18
[2] A’raf, 7/31
[3] Müslim, Salât, 53
[4] İbn Mâce, Mukaddime, 20
[5] Riyazu’s-Salihin 2/380, No: 1058
[6] Riyazu’s-Salihin 2/379, No: 1057
Başa dön  
Sonsuz_Nur



Kayıt: 22 Ağustos 2005
Mesajlar: 418

Tarih: 17 Nisan 2006, 23:18    Mesaj konusu:  


10.03.2006 - T.C. DİYANET İŞLERİ

EVLAT, EŞ VE ANNE OLARAK KADIN

Değerli Müminler!

Yüce Allah evrendeki her şeyi çift yaratmıştır. Kur’an-ı Kerim’de, “Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki eş yarattık.”[1] ayetiyle bu gerçek dile getirilmektedir. Allah katında saygın bir yere sahip olan insan da kadın ve erkek olarak yaratılmıştır. Her varlığın yaratılışında olduğu gibi erkek ve kadının yaratılışında da sayısız hikmetler mevcuttur. Kadınların geçmişte ve günümüzde gerek ailede gerekse toplumsal yapıda her zaman hak ettikleri saygı ve değeri gördükleri söylenemez. Öyle ki insanlık tarihinde kadının insan olup olmadığı tartışılacak kadar insaftan uzaklaşılmış hatta o, namusa leke süren bir varlık olarak düşünülmüş ve hayat hakkı hiçe sayılarak kumlara gömülecek derecede vahşi muamelelere maruz kalmıştır. Üzülerek belirtelim ki, günümüzde de boyut ve biçimi farklı olsa da benzeri uygulamalara şahit olmaktayız. Bu muamelelere maruz kalan kadın, Allah’ın bize bir emaneti olan eşimiz, Rabbimizin bize göz aydınlığı olarak verdiği kızımız, yaratılışımızda hatta hayatımız boyunca ilk sığınağımız, anamızdır.

Değerli Müminler!

Kadın, anamızdır. Analarımız bizlerin dünyaya gelmesine vesile olan fedakarlık sembolü kimselerdir. Çekirdeğin toprağın yüreğinde hayat buluşu gibi, çocuk da anada hayat bulur. Analar, çocuklarını hamilelik dönemlerinde büyük zorluklarla taşımakta, çeşitli eziyet ve sıkıntılarla dünyaya getirmektedir. Doğum sonrasında ise, uykularını bölerek çocuklarını merhamet ve şefkat yüklü kucaklarında emzirmekte, onları en güzel ninnilerle uyutup, sevgiyle büyütmektedir. Yaşımız her ne olursa olsun hepimiz annelerimizin sevgi, şefkat ve merhametine muhtaç oluşumuzu derinden hissederiz.

Muhterem Müminler!

Bir eş olarak kadın, hayat arkadaşımızdır. Hayatın zorluklarını, üzüntü ve kederlerimizi onunla paylaşarak hafifletiriz. O, bizim sadık bir dert ortağımızdır. Huzur ve mutluluğumuzu onunla paylaştıkça hayatımız daha bir anlam kazanır. Zaten aile yuvasının kuruluşunun temel esprisi de bu değil midir? “İçinizden kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp, aranızda sevgi ve rahmet var etmesi, Allah’ın (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için dersler vardır.”[2] ayeti, duygu ve sözlerimize ne güzel de tercüman oluyor. Eşlerimizle bizler arasında var olan sevgi ve rahmet ilahi kökenlidir. Unutmayalım ki, onlar bize, biz de onlara Allah’ın birer emanetiyiz. Kur’an-ı Kerim’de, mümin erkek ve kadınların birbirlerinin dostu oldukları ve birbirlerine iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırdıkları [3] bildirilmiştir. Acısıyla, tatlısıyla bir ömür boyu beraber hayat sürecek eşlerin dostluğa, karşılıklı sevgi ve saygıya herkesten daha çok ihtiyaçları olduğu açıktır. Kur’an-ı Kerim’de “...Eşlerinizle, iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (biliniz ki) Allah’ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz.”[4] buyurulmaktadır.

Aziz Müslümanlar!

Kadın, canımız kadar hatta ondan daha çok sevdiğimiz kızımızdır, evladımızdır. Üzülerek belirtelim ki, kız evladını ikinci plana iten bazı yanlış tutum ve anlayışlar varlığını hala sürdürmektedir. Unutmayalım ki, kız olsun erkek olsun, onlar bize Yüce Mevlamızın sevinç ve mutluluk kaynağı kıldığı, huzur kaynağı yaptığı nimetlerdir. Çocuklarımıza karşı davranış biçimimizi, onlara göstereceğimiz şefkat ve merhametin ölçüsünü cinsiyetleri belirlememelidir. Onların birinin hakkı diğerinden daha az değerli ve kutsal değildir. Kız çocuklarının mirastan, eğitim ve öğretim imkanından mahrum edilmeleri dinimizin esasları ile bağdaşmaz.

Hutbemi her konuda bizlere örnek olan Rahmet Peygamberinin şu sözleriyle bitirmek istiyorum: “Her kim kız çocukları yüzünden bir sıkıntıya uğrar da onlara iyi bakarsa, bu çocuklar onu cehennem ateşinden koruyan bir siper olurlar. ”[5] “Her kim iki kız çocuğunu yetişkinlik çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyamet günü o kimseyle ben yanyana bulunacağız”[6] buyurdu.

Dr. Yaşar YİĞİT

Kurul Uzmanı

__________________

[1]Zariyat, 51/49.

[2]Rûm, 30/21 .

[3]Tevbe 9/71

[4]Nisâ, 4/19.

[5]Buhârî, Zekât 10, Edeb 18; Müslim, Birr 147.

[6]Müslim, Birr 149.
Başa dön  
commando



Kayıt: 14 Nisan 2005
Mesajlar: 2134

Tarih: 20 Nisan 2006, 11:55    Mesaj konusu:  


Muhterem Müslümanlar,

Yüce dinimiz İslam; emir ve yasaklarıyla fert ve toplum yararını gözetmiş; insanların dünya ve ahiret mutluluklarına zarar verecek her türlü söz, fiil ve davranışları ise haram kılmıştır. Bu maksatla kamu mallarını zimmete geçirmek, hırsızlık, gasp vb. gayri meşru kazanç yollarını yasakladığı gibi fert ve toplum hayatı için son derece zararlı olan, rüşvet alıp-vermeyi de yasaklamıştır.

Bir yetkilinin konumunu kötüye kullanarak yapması gereken bir işi yapmaması veya yapmaması gereken bir işi yapması karşılığında kendisine veya başkalarına para, hediye veya başka herhangi bir ad altında haksız bir menfaat sağlaması olarak tanımlayabileceğimiz rüşvet; haksız kazanç yollarından biridir ve din, ahlak ve hukuk kurallarına tamamen aykırıdır.

Bu konuda Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile, günaha girerek yemek için onları yetkililere (rüşvet olarak) vermeyin.”[1]

Peygamber Efendimiz(s.a.v) de “Rüşveti alan da veren de Cehennemdedir” [2] buyurarak rüşvet almanın veya vermenin kişinin cehenneme girmesine sebep olacağını açık bir şekilde vurgulamıştır. Yine başka bir hadis-i şerifte de, her zaman insanların affedilmesi için dua eden Yüce Peygamberimizin rüşvetin toplumda meydana getirdiği büyük hasar sebebiyle, rüşvet alanı-rüşvet vereni ve bu ikisi arasında aracılık yapanı lanetlediği belirtilmektedir.[3]

Muhterem Mü’minler,

Rüşvet, haksızın haklı, suçlunun suçsuz, yalancının doğru, bir işe layık olmayanın layıkmış gibi gösterilmesine veya bunun aksine; haklının haksız, suçsuzun suçlu, doğrunun yalancı, bir işe layık olanın layık değilmiş gibi gösterilmesine neden olur. Bu ise insanlar için büyük bir haksızlık ve zulümdür.

Rüşvet almak veya vermek, bu işi yapan insanların ruhi ve ahlaki bozukluklarının ve dini duygularının zayıf olduğunun bir göstergesidir. Çünkü rüşveti ancak menfaat düşkünlüğü, hırs ve doyumsuzluk gibi ahlak dışı ve dince yasaklanan özelliklere sahip olan kimseler alır veya verirler. Böylece rüşvet, en üstün varlık olarak yaratılan insanın alçalmasına ve kişiliğini kaybetmesine neden olur.

Rüşvet, toplumu temelinden sarsan ve onun içten yıkılmasına neden olan en tehlikeli sosyal hastalıklardan biridir. Rüşvetin yaygın olduğu toplumlarda hak ve adaletten söz edilemez. Diğer taraftan, rüşvetin yaygınlaşmasıyla toplumda haksız kazanç sağlama yolları açılmış olur. Bu gibi durumlar, zamanla normal bir yol gibi görülmeye başlanır. Bu ise toplum için bir felakettir

Rüşvet, karıştığı işin amacından sapmasına ve bozulmasına, girdiği toplumun perişan olup dağılmasına sebep olur. Tarihe bakıldığında, pek çok milletin yok olmasının sebepleri arasında, rüşvet hastalığının olduğu görülür. Rüşvetin girdiği toplumda adaletsizlik yaygınlaşır. Emanetler ehline verilmez, önemli görevler layık olmayan kimselerin eline geçer. İnsanların birbirlerine güvenleri kalmaz. Hak haklıya değil, parası ve gücü olana verilir. Dolayısıyla güçsüzlere ve yoksullara zulmedilmiş olur. Bunun sonucunda ise toplum düzeni sarsılır.


Kısaca ifade etmek gerekirse rüşvet; toplumları felakete götüren, birlik ve kardeşlik duygularını kökünden sarsan, güven duygusunu zedeleyen çirkin davranışlardan biridir. Kendisinin Allah tarafından her yerde görüldüğüne ve bir gün mutlaka hesaba çekileceğine inanan insanların hayatlarında bu tür olumsuz davranışlara rastlanmaz.

Fert ve toplum olarak, bu kadar zararları olan rüşvetin yaşadığımız toplumda yaygınlaşmaması için elimizden geleni yapalım. Dünya malının dünyada kalacağını, insanın alın teriyle kazandığının daha bereketli ve değerli olduğunu unutmayalım.

Yunus AKKAYA Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

_________________

[1] Bakara, 188.

[2] Camiu's-Sağir, 4490.

[3] Tirmizî, Ahkâm, 9, (1336); Ebu Dâvud, Akdiye, 4, (3580
Başa dön  
Sonsuz_Nur



Kayıt: 22 Ağustos 2005
Mesajlar: 418

Tarih: 02 May 2006, 23:31    Mesaj konusu:  


T.C. DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI 25.02.2005 - KUMAR VE ŞANS OYUNLARI


Muhterem Müslümanlar!

Dinimiz, dünyayı daha iyi yaşanır hale getirmek ve insanca bir hayat sürebilmek için çalışıp kazanmayı, Allah’ın verdiği nimetlerden olabildiğince yararlanmayı emir ve tavsiye eder. Ancak, davranışlarımızdaki temel değer ölçüsünü oluşturan meşruiyet şartı, çalışıp kazanma faaliyetleri için de geçerlidir. Bu sebeple Müslümanın, meşruiyet alanı içinde ve helal yolla gerçekleşmeyen işleri yapması yasaklanmıştır.

Kazancın helal olması, meşru yollardan elde edilmesine bağlıdır. Geçimin helal yollardan sağlanması, Dinimizce ibadet olarak değerlendirilmiştir. “Hangi kazanç en temiz ve en helal yolla elde edilmiş olur?” diye sorulduğunda Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), “Kişinin el emeği ile ve kimseyi aldatmaksızın yaptığı meşru ticaret yoluyla elde ettiği kazançtır.” cevabını vermiştir.(1)

Değerli Kardeşlerim!

Temel kazanç prensiplerine aykırı olması, çalışıp üretme yeteneğini köreltmesi ve çalışmadan kazanma arzusunu kamçılaması gibi daha pek çok olumsuz sonuç doğuran kumar, Dinimizce kesin olarak yasaklanmıştır.

Kumar oyunlarının temel niteliği, hiçbir emek sarf edilmeden, haksız yere kazanılmış olmasıdır.

Kumar ve benzeri kötü alışkanlıklar hakkında Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Ey İman edenler! (Aklı örten ) içki ( ve benzeri şeyler) , kumar, dikili taşlar, fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?”(2)

Aziz Mü’minler!

Bütün kötü alışkanlıklar gibi kumar da, müptelasını kendine esir ederek onun üretkenliğini elinden alır, ruh ve beden sağlığını bozar, onu toplumla uyumsuz bir birey haline getirir, cinayete, hırsızlığa ve soygunlara yöneltir. Bir çok aile felaketinin arkasında da kumar illeti yatmaktadır.

Gelişen teknolojik şartlar, artık kumarı masa başında ve birkaç kişi tarafından oynanır olmaktan çıkarıp; büyük kitlelerin iştirak ettiği sayısız kumar türünü de ortaya koymuştur. Bugün sanal ortamda, kumar rahatlıkla oynanabilmektedir. Bu sebeple, çocuklarımız, gençlerimiz kumarın ve diğer kötü alışkanlıkların pençesine düşme tehlikesi ile her zamankinden daha fazla karşı karşıya kalmaktadırlar. Onun için, çocuklarımızın bu konuda koruma ve yönlendirmemize muhtaç oldukları gerçeğini göz önünde tutalım. Onların bir hastalığa yakalanmaması için nasıl gerekli önlemleri almaya çalışıyorsak, aynı şekilde onların kumar gibi kötü alışkanlıklara yakalanmamaları için de her türlü tedbiri almalıyız.

Değerli Müslümanlar!

Hutbemi Nisâ Suresinin 29. ayetinin mealiyle bitirmek istiyorum: “Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ticaret dışında, birbirinizin mallarını haksızlıkla yemeyin.”(3)

__________________________

1 Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned; IV,141.

2 Maide, 5/90-91.

3 Nisa, 4/29.

Başa dön  
 
       Türkiye Forum Arşivler Ana Sayfa -> İslam Dünyası Sayfa 1, 2  Sonraki
1. sayfa (Toplam 2 sayfa)



Powered by phpBB Search Engine Indexer
Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group :: FI Theme
:: Tüm saatler GMT +2 Saat