Türkiye Forum Arşivler Ana Sayfa


Google


Makaleler


Orjinal başlığa gitmek için tıklayın
Sayfa Önceki  1, 2, 3
 
       Türkiye Forum Arşivler Ana Sayfa -> İslam Dünyası
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
commando



Kayıt: 14 Nisan 2005
Mesajlar: 2133

Tarih: 22 Nisan 2006, 11:54    Mesaj konusu:  


Duada Sınır Yoktur

DEĞERLİ bir okuyucumuz, dua ederken, açgözlü ve hırslı olmaktan korktuğunu dile getirmiş ve öğrendiği bir hikâyenin zihnini karıştırdığını yazmıştı.
Hikâyeye göre, büyük bir zâtın huzuruna iki adam çıkıyor. Çok şey isteyen ve gözü yükseklerde olan biri yüksek koltuğa oturmak istiyor. Mekânın sahibi büyük zât buna çok sinirleniyor. Çünkü O’nun huzuruna çıkmak bile lütufken fazlasını istiyor.

Diğer adam, mütevazi olduğu için kenarda bir köşe bulup oturuyor. O mekâna kabul edilmeyi bile en büyük lütuf olarak değerlendiriyor. Bu tutum o zâtın çok hoşuna gidiyor ve mütevazi adamı en yüksek koltuğa alıyor.

Şöyle soruyor okuyucumuz: Acaba biz duada çok isterken hikâyedeki yüksek koltuğa oturmak isteyen hırslı adamın konumuna düşmeyecek miyiz?

Gerçekte, yüksek koltuğa göz diken adamın tutumunun duayla, istemekle hiç ilgisi yok. Aksine kıskançlıkla, bencillikle, tembellikle, gururla ve hırsla ilgisi var.
İki türlü istemek vardır: Birisinde yalnızca kendiniz için ister, başkasına verilmesini kıskanırsınız. Aldığınızda dağıtmayacaksınız ve kendi nefsinize mal edeceksiniz. Böylesi istekler ancak haris kalplerin eseri olabilir.

Diğer istemek ise şükürle, acziyetle, fedakârlıkla yoğrulmuştur. Verenin kim olduğunu bilir, herkesin de elde etmesini ister, istemesi sadece kendisi için değildir. İlmi öğrenmek kadar, öğretmek için ister. Zenginliği yaşamak kadar, dağıtmak için ister. Mutluluğu mutlu olmak kadar, mutlu etmek için ister. İşte dua budur ve böylesi duanın sınırsızca yapılması bir insanın şanına çok lâyıktır.
Yukarıdaki hikâyedeki birinci adam öyle bir evladın haline benzer ki, babasını koltuğundan kaldırıp yerine oturmak ister. Babasının küçük kardeşine sunduğu hediyeyi kıskanır. Kıskançlık duygusu içerisinde dua edenler, hırsızdırlar, nankördürler, saygısızdırlar. Onlar hak etmeye, lâyık olmaya çalışmazlar. Onlar vermek için isteyenlerden değildirler. Bencildirler, sadece kendi nefisleri için isterler.
Peygamber (a.s.m.) der ki, “Kalbiniz incelip duygulandığında dua etmeyi ganimet bilin.” “Biriniz dua ettiğinde bolca istesin. Çünkü, Rabbinden istemektedir.” “Kendisi için istediğini başkası için de istemeyen bizden değildir.”

Bedeni bir mikroba yenilecek kadar güçsüz insan; kalbi, ruhu küçücük bir saygısızlıkla parçalanacak kadar hassas yaratılan insan, Rabbine dayanmaktan başka hangi yolla teselli bulabilir?
Sözünü ettiğimiz çılgınca dua, hikâyedeki öyle bir evladın haline benzer ki, o evlat şöyle düşünür:
“Sevgili annemiz ve babamız bizim için inanılmaz fedakârlıklara katlanıyorlar. Gerekiyorsa yemiyorlar, bize yediriyorlar. Bizim eğitimimiz için her türlü fedakârlığı göğüslüyorlar. İçlerinden ve kalplerinden bizim iyiliğimiz için cömertçe dua ediyorlar ve bizim başarımızı kıskanmak söyle dursun, onur duyuyorlar.

Biz neden annemize ve babamıza daha lâyık birer evlat olmayalım? Neden zekamızı ve yeteneklerimizi geliştirmeye adanmayalım? Neden zenginleşip annemiz ve babamız hayrına muhtaç insanların yardımına koşmayalım? Neden onurumuzun yüksekliğiyle anne ve babamızın öldükten sonra da onurlarını ve namlarını yükseltmeye çırpınmayalım?”
Bu örnekteki benzetmelerin penceresinden bakalım:

Allah’ın en güzel ve en hassas yarattığı kulu için sunduğu ikram az mıdır? Herşey bir yana, tüm melekleri insanın atasına secdeye davet etmemiş miydi? En yakın huzuruna kabul ettiği tek varlık, insanların reisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) değil miydi?
Allah kendi sanat eseri olan insanın iyiliğini anne babanın evladı için istemesinden az mı istiyor? Kul daha alim olsa, böylece Allah’ın sanatının parlaklığını ilan etmeyecek midir? Kul helal kazanıp fakirlerin yardımına koşsa, bu Allah’ın sevgisinin yayılmasına katkı sağlamayacak mıdır?

Sordum sorunun sahibi kardeşime: Sence Allah yürüyene neden koşar? Sence insanların arasında Allah’tan sevgiyle söz eden kulu hakkında Allah, Cebrail’e (a.s.) ve sema meleklerine neden övgüyle söz eder? Sence sabahlara kadar uyuyan kullarının semasında, rahmetiyle sürekli “Yok mu Benden af dileyen, yok mu Benden hayır dileyen?” mânâlarıyla dolu nurları neden gönderir? Neden Kur’ân’da, “Duanız ve istemeniz olmazsa ne öneminiz var?” buyurur; neden “İsteyin, icabet edeyim!” der!

Eğer Allah çok ve çeşitli vermek istemese, neden bu denli çok ve çeşitli yaratır? Neden yiyeceklerin binbirine bıktırmayacak ayrı renk, ayrı koku ve ayrı tat katar? Neden her birini mevsimlere bölüştürür?
Neden baharı da güzel, yazı da zevkli, kışı da sonbaharı da heyecan verici güzelliklerle donatır? Neden O’nun yarattığı yağmur da güzeldir, kar da heyecan vericidir, rüzgâr da coşturucudur? Neden O’nun bulutlarına bakmaktan, gökyüzünü seyretmekten, denizine dokunmaktan, yıldızlarına yönelmekten mutluluk duyarsınız? Neden uyumak da güzeldir, uyanmak da. Neden yorulmak da zevk verir, dinlenmek de; açlık da keyiflidir, tokluk da? Neden, gören kalpler için her detay ayrı bir güzellikle donatılmıştır?

Çünkü O vermek istiyor. Çünkü O isteyenler ve çalışanlar için beşyüz yıl genişliğinde birer cennet yaratmıştır. Çünkü O, cömertliğinin sınırsızlığını anlayabilecek kullar yaratmıştır. Çünkü O evreni, vermek için ve ne kadar bağışlayıcı olduğunu göstermek için yaratmıştır.

O zaman çılgınlar gibi dua et. Bunaldığında önce O’ndan istemek aklına gelsin. Sevincini paylaşman gerektiğinde önce O’na koş. Sana çamurdan çıkarıp paketleyerek sunduğu bir elmayı ısırırken, elindekinin kimin hediyesi olduğunu farket. Bir damla balı Allah’ın emriyle sana sunabilmek uğrunda ölümü göze alan kahraman arıları da hatırla.
Sonra da senin peygamberinin (a.s.m.) sabahlara kadar secdeye kapanıp, seccadesini ıslatan gözyaşları içerisinde hâlâ ve hâlâ isteyişini izle. Herşeyi kendisine feda eden ve kendisine “Habibim” diye hitap eden Rabbine dua etmekten bir türlü vazgeçemeyişini düşün.

O zaman, neden çok dua etmen gerektiğini hissedeceksin…


Muhammed Bozdağ

Başa dön  
commando



Kayıt: 14 Nisan 2005
Mesajlar: 2133

Tarih: 04 May 2006, 09:38    Mesaj konusu:  



AHMED ŞAHİN


Komşuluğumuzda Alevilik-Sünnilik, sağcılık-solculuk ölçü olabilir mi?..

Soru: Bulunduğumuz apartmanda sayısını bilemeyeceğimiz kadar da komşumuz var. Özelliklerini bilemediğimiz bu komşularımızla nasıl muhatap olacağımızı bilemiyor, gidip gelmekte zorlanıyoruz.


Çünkü söylentiler oldukça etkili oluyor gidip gelme konusunda. Falan dairedeki komşu Alevi imiş, filan dairedeki de Sünni... Öteki solcu, beriki de sağcı imiş. Şayet bunlar söylendiği gibi iseler onlara gidilmez mi, mutlaka kendimiz gibi düşünenlere mi gitmeliyiz? Yoksa bizim gibi düşünmeyenlerle de komşuluk münasebeti kurmalı, gidip gelmeli miyiz? Bu konularda ölçüyü nasıl tespit etmeliyiz?

***

Cevap: Komşulukta, birbirimizi Sünni-Alevi, sağcı-solcu diye isimlendirerek ayrımcılık yapmak doğru değildir. Komşulukta aranacak ilk vasıf, komşunun saygılı olup olamaması meselesidir.

Bir komşu kendisi gibi düşünmeyenlere saygılı ise, gelip gitmelerde hep saygılı davranıyor, rahatsız edici davranışlardan kaçınıyorsa meslek ve meşrebi ne olursa olsun böyle saygılı komşulara gidilip gelinir, davet edilerek komşuluk münasebetleri geliştirilir. Çünkü siz onlara gidince rahatsız eden davranış ve konuşmalara muhatap olmuyorsunuz, onlar da size gelince rahatsızlık duyacakları konulara girmiyorsunuz, karşılıklı saygı içinde muhatap oluyorsunuz...

Bence komşulukta ilk düşünülecek konu budur. Yani karşılıklı saygı...

Burada bir Mecelle kaidesini de hatırlamak mümkündür.

- İslam’da birine zarar vermek de yoktur; birinden zarar görmek de yoktur!..

Böylesine saygılı komşuların meslek ve meşrepleri ne olursa olsun ilgi kesilmemeli. Belki kurulan komşuluk münasebetlerinde kimde iyi yanlar görülürse o beğenilerek alınır, böylece komşulukta iyilikler paylaşılmış olunur. Demek ki, komşulukta aranacak ilk vasıf, Sünni-Alevi, sağcı-solcu vasıfları değildir. Esas olan, saygılı olup olma olmama meselesidir.

Bunun için komşular gidip geldikleri yerlerde mümkün oldukça komşunun değerlerine saygısızlık manasına gelebilecek imalı konuşmalardan kaçınmalı, özellikle gıybete hiç yönelmemeli, başkalarının olumsuzluklarını sıralayarak aleyhinde konuşmamaya dikkat etmeliler. Çünkü gıybetin yapıldığı yerde, bir gün aynı şeyin kendileri hakkında da yapılabileceği düşünülerek itimat sarsılır, saygılı komşu olunmadığı yolunda bir düşünce de meydan gelebilir.

Ancak bir Müslüman hayatının vazgeçilmezleri olan ömür boyu sürdürdüğü dinî görevlerinde, mesela tesettüründe, namazında komşularına vardığında bir zorlukla karşılaşmamalı, bunları ihmale mecbur bırakılmamalıdır. Şayet komşuda namazını kılamama, tesettürünü koruyamama gibi bir zorluklarla karşılaşacak olursa komşusu saygılı biri değil demektir. Kendi düşüncesine uymak şartıyla kabul ediyor manası çıkar bu zorlamalardan... Misafirlerinin hassasiyetlerine saygı duymayan komşu ile irtibat kurma mükellefiyeti de kalkmış olur bu durumda...

Zaten zarar veren komşuya bir daha gidilmez, zarar gören komşu da bir daha davette bulunmaz... Böylece saygısız davranışlar komşuluk münasebetlerini de koparmış olur. Kimse kimseye gidip gelemez. Güzel örnekler görülemez, iyilikler paylaşılamaz. Herkes kendi yalnızlığıyla yaşamaya mahkum hale gelir... Denebilir ki, dindarlar yanlış anlaşılabilecek dil ile tebliğ yerine, rahatsızlık vermeyecek hâl ile temsili esas almalı, saygılı hâliyle saygı kazanmayı görevi bilmeli, çevrelerinde (saygılı komşular topluluğu) oluşturmalılar.
Başa dön  
commando



Kayıt: 14 Nisan 2005
Mesajlar: 2133

Tarih: 26 Haziran 2006, 12:47    Mesaj konusu:  

İç güdü mü? ilahi program mı?

Dakikada yüzlerce mantık işlemi yapan, binlerce bilgi ünitesi depolayabilen bilgisayarlar günümüz insanının en fazla dikkat ve hayranlığını çeken yeniliklerden biridir. Fakat şunu hatırdan çıkarmamalıdır: "Hiç bir zaman, hiçbir bilgisayar kendi kendine düşünmez. Onun düşünmesi demek, uzmanlarca hazırlanmış emirleri izlemesi ve gereken işlemleri otomatik olarak yapmasıdır." Hangi işlemi nasıl ve ne şekilde yapacağı uzmanlar tarafından tespit edildikten sonra, bu bilgiler bilgisayar hafızasına yerleştirilir. Daha sonra bilgisayar, dakikanın binde biri gibi bir zamanda, çözülecek problem için lüzumlu bilgiyi hafıza kısmı içinden bulur, çıkarır ve lüzumlu matematik-mantık işlemlerini yaparak kontrol edip neticeyi gösterir.

Elektronikte olduğu gibi, tabii ilimler sahasındaki araştırmalar da derinleşmiştir. Bunun neticesinde canlılar alemindeki göz kamaştırıcı sırlar, düşünebilenleri adeta büyülemektedir. Isısı kutup soğuğu ile tropikal bölgeler sıcağı arasında değişen her yerde karlı tepelerden tutun da okyanusların derinliklerine varıncaya kadar dünyanın her köşesindeki bütün hayvanlarda görünen hayat faaliyetleri araştırmacıları hayrete düşürmektedir. Bir arının, yuvasını en dakik ve ince mimari hesaplara göre yapması, bir örümceğin, ağını en sağlam şekilde örmesi, termit böceği ordularının gökdelenlerini inanılmaz mükemmellikte inşa etmesi, bir tırtıl sineği veya bir sivrisineğin operatör doktor gibi çalışması karşısında hayret etmemek mümkün değil gerçekten. İlk bakışta şuurlu davranış hissini veren bu tarz hareketler, aslında organizmalarda veraset (kalıtım) yoluyla nesilden nesile geçmektedir. Tıpkı göz rengi, vücut yapısı, kanat şekli.. vs. gibi bir karakter olup, sonradan kazanılmış değildir. Mesela: yumurtasından henüz yeni çıkmış ufacık örümcekler, tamamen düzgün örülmüş ağlarını dokumayı, annelerinin nasıl yaptığını görmedikleri halde aynı işi aynı mükemmellikle başarmaktadırlar. Bu mükemmellik insanı hayrete sevk edecektir. Hayret ise hayranlığa... Hayranlık hissedecek olgunluğa varamamış olan kimseler, çevrelerindeki mükemmellikleri basitleştirmek arzusu içindedirler. Fikirler arzuların üzerine binince, harikuladeliklere basit bir isim verilerek geçiştirilmektedir. Derinlemesine düşünmeyi engellemek için kullanılan bu basit ve soğuk kelimelerden biri de "içgüdü"dür. Bu konudaki düşüncesini Wolfgang Bechtle, şu cümlede özetliyor: "İçgüdü kelimesini kullanmayı sevmem. Bu kelime daha çok insani bir gurur ifade etmekte, hayrete düşmemizi engellemektedir."

Pek çok şuursuz hayvanların birkaç gün içinde ortaya koyduğu eserler, yıllarca ilim tahsil etmiş ihtisas sahibi ilim adamlarını geride bırakmaktadır. Hayvanlar ölçüp biçmeyi, statik hesaplarına uygun şekilde yuvalarını inşa etmeyi, düşünmeden, otomasyon olarak yapmaktadır. Aynen bir bilgisayar gibi, kafasının içindeki bölümde programlanmış emirleri takip etmekte ve yapılması icap eden işleri programa göre en üstün şekilde uygulamaktadırlar.

Örümcek, mimarlık fakültesini bitirmemiştir. Tırtıl sineğinin cerrahlık öğrenimi yapmasına imkan yoktur. Arı geometri ilmini tahsil etmemiştir. Fakat buna rağmen, bütün bu ilimleri biliyormuşçasına hareket etmeleri, ancak bu hayvanların dünyaya gönderilmeden önce, onların dünya şartlarına göre programlanması ile izah edilebilir. Otomasyon Sistemi İlahi sevk ile hareket eden hayvanları, otomasyon sistemi ile çalışan fabrikalara benzetebiliriz. Fabrikadaki otomasyon sistemi insan eli ile düzenlenmekte ve bilgisayarların yapacakları işlemlere göre programlanması yapılmaktadır. Sistem bu tarzda düzenlenirken, bilgisayarın, nerede, hangi işlemin yapılması için ne çeşit emirler vereceği ayarlanmaktadır. İmalat hattı üzerinde akış cereyan ederken, bilgisayarlar her an "Bilgi Alış-Verişi"nde bulunmaktadırlar. Alıcı verici telsizle konuşur gibi, işlemi yaptıktan sonra geri merkeze, — Ben şu işi yaptım. Tamam, dercesine bilgi iletmektedir. Bu anda kontrol ünitesi harekete geçmekte ve yapılan işlemi bir kere de o kontrol etmektedir. İşlemde bir hata olduğu anda kontrol ünitesi: — Burada hata var. İşlemi geri çeviriyorum. Tamam, der gibi merkeze haber vermektedir. Herhangi bir hata olmadığı anda, bütün bilgileri toplayan genel merkez, — İşleme devam, emrini vermekte ve sistemin çalışması da böylece sürüp gitmektedir. Bütün işlem ve kontrollerin, bilgisayarlar tarafından yapıldığı, "imalat hattı" yanında çalışan hiçbir insanın bulunmadığı sistemlere "Full Otomasyon" sistemi denilmektedir. Full Otomasyon sistemi ile çalışan bir fabrikaya giren bir insanın takdir ve hayranlık hislerinin coşmaması mümkün değildir. "Seri üretim", "yükleme", "boşaltma", "taşıma".. vb. fonksiyonların hiç insan eli değmeden zincirleme olarak yapıldığını gördükten sonra bütün bu fevkalade faaliyetlerin daha önceden hafızada programlandığını düşünecek ve o programcıyı içinden tebrik edecektir. Çünkü, nerede, hangi işlemin yapılması için ne çeşit emirler verileceğini şuursuz madeni cihazların programlayamayacağı açıktır. Ayrıca otomasyon sisteminin bir gayeye yöneltilmiş olması, her ne kadar fabrikada yönetici görünmese bile, yöneticinin varlığını ortaya koymaktadır. Kim Programlamış?...

Bir arı, bir örümcek, bir tırtıl, topraktaki maddeler ve suyun belirli bir kompozisyonundan teşekkül etmiştir. Ne arı, ne örümcek ne de diğerleri akıl ve ilim sahibi değildir. Organizmada yer alan su ve topraktaki hiçbir elementin de ilim ve akıl sahibi olduğunu kabul etmek, zaten mümkün değildir. Yalnız insanlarda ilim tahsil etmek ve ilmin ışığında akıl yürütebilmek kabiliyeti vardır. Fakat şu da kesindir ki, belirli konularda hayvanlar akıl düzenine insanlardan daha çok yakındır. Adeta insanlardan daha akıllıca hareket etmektedirler. Mesela; ortalama 36 günlük ömrü olan arı, bazı Profesörlerin yanıldığı hesapların tatbikatını şaşmaz bir doğrulukta yapmaktadır. Termitler termitaryum denilen gökdelenlerini inanılmaz mükemmellikte inşa etmektedir. Bütün hayvanların kainat ile olan münasebetlerindeki ahengi sağlayacak program en mükemmel şekilde hazırlanmıştır. Hayvanların belirli hayat devrelerinde görülen bizi durup düşünmeye sevk eden icraatların programlanmasını acaba kim yapmıştır? Hava mı? Su mu? Toprak mı? Kendileri mi? Yoksa ilmi ezelden ebede uzanan , nihayetsiz kudret ve rahmet sahibi olan Allah mı? Full Otomasyon sistemi ile çalışan bir fabrikanın programlayıcısını tebrik eden her akıl sahibinin, yeryüzündeki sayısız hayvanların akıllara durgunluk veren harika faaliyetlerini programlıyan Allah`ı tekbir ve tazim etmesi gerekmez mi? Akıl ve ilimden uzak hayvanların alimane, dahiyane icraatları içgüdü-dışgüdü gibi kelimelerle değil, ancak ilahi program ile izah edilebilir.

Cüneyt Suavi
Başa dön  
commando



Kayıt: 14 Nisan 2005
Mesajlar: 2133

Tarih: 30 Haziran 2006, 10:28    Mesaj konusu:  

Farkında Olmak

Hayat farkında olmaktır dünyanın. İslam farkında olmaktır hem dünyanın hem de yarının. Yarından kastım sadece ertesi gün değil elbette. Ertesi günlerin bitmediği günler.
Sizi siz yapan farkında olduklarınızdır. Kimi anneliğin farkındadır. Kimi babalığın. Kimi marangozluğunun sırlarını bildiği için marangoz, kimi doktorluğun. Kimi farkında olduğu için müslüman, kimi olmadığı için değil.
İşte tam bu noktada başlıyor bizim duruşumuz. Dünyaya, ülkemize, milletimize, sülalemize, ailemize, eşimize, çocuğumuza, komşumuza gördüğümüz ve göremediğimiz - ki bu da en az gördüklerimiz kadar önemlidir- her şeye karşı sorumluluğumuz ya da sorumsuzluğumuz işte tam burada yani, farkında olmamızla başlıyor.
Farkında olmazsak, haberimiz olmaz gerçeğine sığınır nice insanlar. Bakar ama görmez. Duyar ama dinlemez. Ya da ne bileyim, bilir ama inanmak gelmez işine. Çünkü görmek de dinlemek de hatta en önemlisi iman, inanmak da sorumluluk yükler. Kaçamazsınız o sorumluluktan. Çünkü artık siz görmüşünüzdür. İyi, kötü, doğru, yanlış her neyse gördüğünüz. Yolda yürümek eziyet verir size. Şöyle bi rahat dinlenemezsiniz bile. Çünkü dünya artık batmaya başlar size. Çünkü siz artık farkında olmaya başladınız demektir. Çünkü artık insan oldunuz demektir.
Modern dünya denilen meretin belki de insana yaptığı en büyük zulüm bu. Bizi insanlıktan çıkarttıkları yol da bu belki. Farkında değiliz hiçbir şeyin. . Seksen sene önce dedemizi üç gün önce ilerideki müslümanı öldürenin yarın bizi de öldüreceğini fark edemiyoruz mesela. İçimizdeki inanmayanları fark edemediğimiz gibi. Ya da 3 gün sonrası bize yakın ama kıyametin uzak gelmesi gibi.
Attığımız her adımın farkında olmak gerekiyor. Ama zordur bunun farkında olmak. Aynanın karşısına geçip sıkıysa söyleyin bu cümleyi. Ya ayna çatlar, ya da gözleriniz rahmet dolar. Ağlamak, farkında olmaktır. Günahlarımızın farkında değiliz ki ağlayalım. Ağlayıp affedilelim.
Başka bir açıdan bakalım farkında olmaya. Biz kendimizin farkında değiliz. Bizim hatta sadece birimizin imanı bile, dünya ile ve içindeki hiçbir şeyle kıyas kabul etmez derecede bir kıymete sahiptir. Bizim bir kelimemiz, milyonlarla kâfir kelimeye bedeldir. Bizim bir hamdimiz, şükrü verilmeyen senelere bedel, bizim bir secdemiz, secdesiz nice ömürlere bedeldir. Bunların hepsinin içinde de bizatihi farkında olmak yatardır. Anlamını kaybetmemiş bir iman sahibi, ama günahkâr bir mü'min, müslüman Allah katında en değerli insandır. Çünkü madem, beşer, madem şaşar ama iman etmelidir. Rabbe yönelmelidir. Farkında olmalıdır, Allah'ın ona verdiği değerin.
Allah ki, insana değer vermiş ve ona hitap etmiş. Onu muhatap kabul edip, onu karşısına almış, hatta hesap soracak kadar ona akıl vermiş. Bakın bir hayvandan farkımızdır farkında olmak. Bu sadece gıdaya karşı farkında olmak değil, insan olduğumuzun farkında olmaktır. Farkında olabildiğimizin, farkında olmaktır.
Bilmiyorum, sizin cevabınız ne olur, ama iman duyuyla mı kalple mi olur diye sorarlar. Bence iman da farkında olmakla başlar. Akıl ve kalple beraber farkında olmak.
Kimseye değil, kendime soruyorum önce. Peki, farkında mıyım beni bekleyenlerin? Belki ihtiyarlığın, ama kesin ölümün, Ahireti, hesabın, cennetin ve cehennemin. Ne kadar farkındayım ya da. Ne kadar inanıyorum ki ona göre hazırlandım. Bazen kaza yaparız. Gelen arabayı görmemişizdir. Farkında olamamışızdır. Acaba ölümüm bir kaza mı olacak. Bilmeden mi yaşıyorum ben yoksa. Yoksa yaşamıyor muyum ben? Ya Rabbi beni farkıma, farkına vardır. Ya Rabbi, gözlerim, ellerim, kulaklarım, ayaklarım seni unutmasın…
Belki de o yüzden bu kadar önemli farkında olmak ki Allah'ın Rasul'ü şöyle buyurmuş:
Abdullah İbnu Muğaffel (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Bir adam gelerek "Ey Allah'ın Resûlü! Ben seni seviyorum" dedi. Resulullah:
"Ne söylediğine dikkat et!" diye cevap verdi.
- Adam:
"Vallahi ben seni seviyorum!" deyip, bunu üç kere tekrar etti. Re sûlullah (Aleyhissalâtu vessel âm) bunun üzerine adama:"
Eğer beni seviyorsan, fakirlik için bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha sür'atli gelir." [Tirmizî, Zühd 36, (2351).]

Mehmet Güllüoğlu
Başa dön  
Sonsuz_Nur



Kayıt: 22 Ağustos 2005
Mesajlar: 414

Tarih: 30 Haziran 2006, 23:52    Mesaj konusu:  

GERÇEK EVİMİZ NERESİ?


Dünyayı anlamadan geçip gitmek

Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, Allah'ın korkusundan onu baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri düşünsünler diye insanlara veriyoruz." (Haşr; 21)

Allah-u Zülcelal, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vasıtasıyla zararlı ve kârlı olan herşeyi Kur'an-ı Kerim de beyan etmiştir. Bu emir ve nehiyleri bir tarafa bırakıp dünyaya dalmak çok yanlıştır.

Süfyan oğlu Dahhak radıyallahu anh şöyle anlatmıştır: Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: "Ya Dahhak! Yemeğin nedir?" dedi. Ben de: "Ya Resulallah! Et ve süttür." dedim. "Yedikten sonra ne olur?" dedi. "Bildiğin şeye döner." deyince, şöyle buyurdu: "İşte Allah dünyayı, insanoğlunun çıkardığına benzetti." (Ahmed bin Hanbel)

Hakikaten, ahiret için insanın ilacı budur. Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

"Bilin ki, dünya hayatı oyun, oyalanma, süslenme, aranızda övünme ve daha çok mal ve çocuk sahibi olmaktan ibarettir. Bu, yağmurun bitirdiği, ekicilerin de hoşuna giden bir bitkiye benzer; sonra kurur, sapsarı olduğu görülür, sonra çörçöp olur. Ahirette çetin azap da vardır, Allah'ın hoşnutluğu ve bağışlaması da vardır, dünya hayatı ise sadece aldatıcı bir geçinmedir." (Hadid; 20)

Bu dünyaya aldanmamamız lazım. Bu dünyaya kim geldiyse, sonunda anlamadan göçüp gitmiştir.

“Sizin neyiniz var!...”

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Sizler benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız. Dünya gözlerinizdeki bütün değerini kaybederdi." (Buhari, Müslim)

Ebu Derda (ra), bu hadisi aktardıktan sonra şöyle devam etti:

"Şayet sizler benim bildiğimi bilseydiniz, dağlara çıkar hüngür hüngür ağlardınız. Dönmemek üzere mallarınızı bekçisiz bırakırdınız. Fakat tükenmez ümitler, kalbinizden âhiret düşüncesini aldı. Bütün ümitleriniz, dünyanın nimetleri oldu. Hayvanlar gibi başınıza gelecekleri bilmeyecek kadar kör oldunuz. Sizler din kardeşi olmanıza rağmen, neden birbirinizi sevip nasihat etmiyorsunuz? Sizleri birbirinize düşüren, çirkin duygularınızdır. Sizler neden birbirlerinizi dünya işlerinde uyarırken, ahiret işlerinde uyarmıyorsunuz? Hatta sevdiğiniz kişiye dahi ahiretle ilgili öğüt vermiyorsunuz?

Bunlar kalplerinizdeki imanın zayıflığının delilidir. Ahirette elde edeceğinize, dünyada kazandıklarınıza inandığınız gibi inansanız, ahiretin arkasında gitmekten dünyaya fırsat bulamazsınız. Belki de hiçbir zaman ulaşamayacağınız hevesler için türlü sıkıntılara giriyor, değişik cürümleri uyguluyorsunuz.

Ne kadar fenalaşmışsınız ki, içinizdeki imanınızın etkisini kaybetmişsiniz? Şayet Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in getirdiğinden şüpheniz varsa, bize gelin, sizi aydınlatalım. Kalbinizdeki şüpheyi giderelim. Sizler akılsız insanlar değilsiniz ki, sizleri mazur görelim!

Dünya hayatınızla ilgili davranışlarınızda doğru kararlar alıyorsunuz. Sizler neden dünyada elde ettiğiniz kârlardan dolayı seviniyor, kaybettiklerinizden dolayı hüzünleniyorsunuz? Şayet içinizde hayra dönme meyli olanlarınız varsa, ben size her şeyi anlattım."

Dünya, kalp’te değil el’de olmalı

Şunu da hepimiz bilmeliyiz ki, dünya malı mü'minin kalbinde değil, elinde olması lazımdır. Çünkü kalp, Allah-u Zülcelal'in nazargâhıdır.

Süleyman aleyhisselam, bütün dünyanın hükümdarı idi. Fakat o, ne mala ne de dünyaya hiç değer vermezdi. Onun içindir ki, sadat-ı kiram şöyle demiştir: "Mal kalpte değil, elde olmalıdır." Sadat-ı kiram'ın davranışları bizim için ne büyük bir ibrettir.

Kıyamet gününde bir gurup melek ortaya çıkarak Arş'ın çevresini sardıktan sonra, Allah-u Teala'nın emri üzerine: "Falan oğlu filan nerede?" diyen bir ses duyulacaktır. İnsanlar bu sesi duyar duymaz hemen başlarını derhal sesin geldiği tarafa çevireceklerdir.


Çağrılan kişi o kalabalık arasından çıkarılacaktır. Adam, Allah-u Teala'nın huzuruna varıp dikilince: "Bu adamın elinden zulüm görenler nerede?" diyen bir ses duyulur. Arkasından onun zulmüne uğrayanlar teker teker çağrılarak adamın iyiliklerinden alınıp hakkını yediği kimselere verilir.

O gün, ne gümüş paralar ve ne de sarı paralar geçerli değildir. Sadece şu kural geçerlidir: Haksızlık edenin ya sevaplarından alınarak haksızlığa uğrayana verilir veya haksızlığa uğrayanın günahları haksızlık edenin hesabına geçilir. Haksızlık edenin sevapları karşı tarafa verile verile tükenince, bu defa karşı tarafın günahları hesabına devredilir. Adamın iyilikleri tükenince bu defa kendisine: "Haydi! Doğru cehenneme, bugün zulüm söz konusu değildir." denir. Hiç şüphesiz Allah kulları arasındaki hesaplaşmayı hızla sonuçlandırır.

O gün, ister mukarreb melek, ister Peygamber ve isterse şehid olsun, bu çetin hesaplaşmayı gören herkes sadece Allah-u Teala'nın koruduğu kimselerin kurtulabilecekleri kanaatine varırlar." (Buhari)

Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Tek olarak yarattığım o kimseyi bana bırak!" (Müddessir; 11)

Allah-u Zülcelal, kıyamet gününde bazı kullarına karşı gazaba gelecektir ve:
"Beni ve onu yalnız bırakın!" buyuracaktır.

Onun için cennet cehennemi hiç aklımızdan çıkarmayalım. Bunların hepsi bizlere büyük birer işarettir. İnsan, Peygamber olmadığı için, mutlaka hata sahibidir. Fakat o hatadan dolayı pişman olup tövbe etmek şarttır.

İşte kıyamet günü böyledir. Bu dehşetli güne hazırlanmak için, dünyaya dalmayıp ahirete yönelmemiz lazımdır. Dünya ehli kâr ve zararını iyi bildikleri halde, biz neden ahiret için kâr ve zararımızı bilmiyoruz? Üzerimize bir ağırlık gelip muhabbetimiz azaldığı zaman, onu tekrar elde etmek için neden gayret göstermiyoruz? Bazı sadat-ı kiram şöyle demiştir:

"Size bir ağırlık gelip muhabbetiniz azaldığı zaman, hemen bir tasavvuf ehlinin yanına gidip sohbet ettiğiniz takdirde, sizden o ağırlık gidecektir."

Tövbe ederek gafletten uyanalım

Allah-u Zülcelal nefsi, keyf, sefa ve günahlara meyilli olarak yaratmıştır. Akıl ise bir kumandan gibidir. Akıl, nefsin ipini tutup daima doğru yola çekmelidir. Hepimiz, her sabah kendi nefsimizle hesap görmemiz lazımdır.

İnsanın en büyük çaresi ve Allah'ın büyük bir nimeti olan, tövbe kapısını kıyamete kadar açık tutmasıdır. Bizler bu kapının kıymetini bilelim ve daima iyi kişilerle beraber oturup kalkalım.

Hz. Ömer radıyallahu anh bu konuda şöyle buyurmuştur: "Dünyanın şerefi ve izzeti dünya malıyladır. Ahiretin şerefi ve izzeti ise salih amelledir."

İnsan, baki olan hayatta şerefli ve izzetli olmak istiyorsa, salih amellere sımsıkı sarılmalıdır.

Bu konuda Hz. Osman radıyallahu anh şöyle buyurmuştur: "Bir kimse sabah kalktığı zaman, aklı dünyada ise onun kalbi zulmetle dolar. Eğer aklı ahirette ise (ahireti düşünüyorsa) onun kalbi tertemiz olur."

Buradan anlaşıldığına göre, insanın aklı daima Allah-u Zülcelal'in rızasında ve ahirette olmalıdır. Eğer Allah-u Zülcelal, bütün kullarının hidayetini istese, bir saniye içinde dünyadaki bütün insanları imanlı ve Evliya yapabilir.

Herşey O'nun emrindedir, insanın kalbi de... Allah-u Zülcelal'in kudret parmağı bunların üzerindedir. O, isterse bu yöne çevirir, isterse diğer yöne çevirir. Allah-u Zülcelal bizleri her an imtihan ettiği için bizlerin samimi olması lazımdır.

Birbirimizi uyaralım

Allah-u ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "…İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın..." (Maide; 2)


Hepimiz birbirimize yardımcı olmamız lazımdır. Peki birbirimize nasıl yardımcı olabiliriz? Birbirimize yapabileceğimiz öylesine çok yardım vardır ki, saymakla bitmez. Fakat biz dinimizden uzak kaldığımız için, o yardımları yapmaktan uzağız.

Her zaman, Allah-u Zülcelal'den bahsetmek suretiyle birbirimize yardımcı olmamız lazımdır. Mesela, bir mü'min kardeşimiz namaz kılmıyorsa, şefkatle onun elinden tutup çekmemiz ve ona nasihat etmemiz gerekir. İşte, ahiret için yardımlaşma böyle olur.

Bir gün İsa aleyhisselam çölde giderken birisini gördü. O kimse çölün ortasına oturmuş güneşin altında ibadet etmekte idi. Yanında bulunan kocaman bir ağacın gölgesine varır varmaz bu zata selam verdi ve:
- Ey Allah'ın abid kulu! Bu çölde ne diye güneşin karşısında ibadet edersin, şu ağacın gölgesinde ibadet etsen olmaz mı? Diye sordu. O kimse:
- Ey Allah'ın Nebisi! Yedi-sekiz yüz yıllık ömrüm içinde, buradan gölgeye gidinceye kadar geçen zaman zarfında tesbihlerim fevt olabilir (eksik kalabilir). Bundan korktuğum için burada ibadet ederim, diye cevap verdi. Bunun üzerine İsa aleyhisselam:
- Doğrudur. Senin için gerekli olan da budur. Fakat sana çok garip bir şey söyleyeceğim. Ahir zamanda bir ümmet gelecek ki, onların ömrü en fazla doksan yüz sene olacaktır. Fakat, onlar öyle emek içine girip bina yapacaklar ki, sanki bin sene yaşayacakmış gibi umut içerisinde olacaklardır, dedi. O kimse:
- Eyvah, bu ne gaflettir. Eğer ben onların yerinde olsaydım, bir secde ile ömrümü bitirirdim, diye karşılık verdi.

Şu dört şey Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in ümmetinden mutlaka alınacaktır:

Birincisi: Azrail aleyhisselam ruhumuzu mutlaka bizden alacaktır.
İkincisi: Dünyada emek çekerek topladığımız malları varisler bizden zorla alacaktır.

Üçüncüsü: İstesek de istemesek de bu keyif ve sefa ile donattığımız vücudu kurtlar ve böcekler kabirde yiyeceklerdir.

Dördüncüsü: İstesek de istemesek de, üzerimizde ne kadar hukukları varsa, kıyamet günü hak sahipleri karşımıza çıkarak, sevaplarımızı alacaklardır.
Olabilir ki, sevaplarımız kalmayıp, Allah-u Zülcelal o kimsenin günahlarını üzerimize yükleyerek bizi cehenneme doğru sevk edebilir. İşte bu dört şey insan istese de istemese de kendisinden zorla alınacaktır.

Gerçek evimiz neresi?

Dünya ile meşgul olurken ahireti unutmamamız lazımdır. Dünya peşin olduğu için onun nimetleriyle ferahlanıyoruz. Bir eziyetle karşı karşıya kalırsak, nefsimiz o eziyeti kabul etmiyor. Fakat ahiret bakidir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in mübarek vücud-u şerifi, bindörtyüz küsür senedir kabirdedir.

Peki orası mı bizim gerçek evimiz, yoksa dünyada yaptığımız binalar mı bizim evimiz? Kendimize ne kadar haksızlık yaptığımızın, acaba farkında mıyız?

Ehl-i hikmetten birine göre, sevap kazanma yolunu bırakıp göz göre göre dünyaya dalmak cahilliktir. Sağlayacakları sevabı bile bile, amel işlemek için gereken gayreti göstermemek acizliktir. Cennetteki rahatlığı, ancak dünyada rahat yüzü görmeyenler tadabilir. Cennet zenginliğinin sefasını ancak, az dünyalıkla yetinerek dünyanın fazlalıklarını terk edenler sürebilirler.

Allah-u Zülcelal kendi fazl-u keremiyle bize, salih ameller yaparak, ahiret hayatına en güzel bir şekilde hazırlanmayı nasib eylesin. (Amin)
İLİM MECLİSİNDEN SOHBETLER
Başa dön  
commando



Kayıt: 14 Nisan 2005
Mesajlar: 2133

Tarih: 13 Temmuz 2006, 10:34    Mesaj konusu:  

Efendimiz (s.a.v.) ve Gayb (Belinmez gelecek zaman)

" De ki : Göklerde ve yerde Allah'dan başka kimse gaybı bilemez" (Neml, 65)

"Gaybın anahtarları O'nun katındadır. Onları ancak kendisi bilir" (En'am, 59)

Hz.Peygamberin birbirinden farklılık arzeden iki şahsiyeti vardır :

Beşerî yönü ve Risalet yönü

Hz. Peygamber, beşeri yönü itibariyle bizim gibi bir insandır. O'da yer, içer, sıcaktan soğuktan etkilenir. Yarın ne olacak, ilerde neler olacak bilemez.


Risalet yönüyle ise, vahye mazhardır. Allah'dan gelen mesajlara bir alıcı durumundadır.

Peygamberin bir beşer olması, O'nun için bir noksanlık değil, aksine bir kemâldir. Bir beşer değil de, bir melek olsaydı, insanlara önder olamazdı, rehberlik edemezdi.
Sahabiler, Hz. Peygamberin beşeriyet ve risalet yönlerini ayırt edebiliyorlardı. Mesela, Bedir savaşı öncesi Rasulullah orduyu bir yere yerleştirdiğinde sahabilerden Hubab B.Münzir "Ya Rasulullah, eğer buraya yerleşmemiz Allah'dan sana gelen bir vahiyle değilse, suları tutup düşmana göre avantajlı bir durumda olmamız daha uygundur" der. Hz.Peygamber uygun görür. Hubab'ın görüşüne göre hareket edilir.

Rasulullah risalet yönüyle bir takım gaybî sırlara mazhardır. Bunun en büyük delili başta kur'an'dır. Kur'an'ı Kerim'de bunun çok örneklerine rastlamaktayız.

"Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir sır söylemişti. Fakat eşi, bunu başkasına haber verdi. Allah bunu, peygamberine bildirdi. Peygamber, bir kısmını söyleyip bir kısmından vaz geçmişti. Peygamber bunu haber verince eşi "bunu sana kim haber verdi" dedi. Peygamber, "Alim ve Habîr olan Allah haber verdi" dedi" (Tahrîm, 3)

GAYBDAN HABER VERMESİ

I- Kendi devrinde olanlardan haber vermesi :

- Bir gün Rasulullah mihrabtayken der: Saflarınızı düzgün tutun. Ben sizi önümde iken gördüğüm gibi, sırtım dönük olduğunda da görürüm.

- Bir savaş esnasında müslüman saflarında yer alan Kuzman isimli biri, cesur bir şekilde savaşmaktadır. Rasulullah'a bu adamın cesaretinden bahsedildiğinde "bu adam cehennemliktir" der. Ashab bu sözü hayretle karşılar. Savaşın sonunda Kuzman ağır yaralıdır. Kendisine "Artık Allah'a kavuşma vaktidir" derler. Kuzman "ben Allah için savaşmadımki"der.(Kendi bahçelerini korumak için savaşmıştır) Aradan biraz geçince yaralarının acısına dayanamayıp intihar eder. Böylece Rasulullah'ın "o cehennemliktir" sözü anlaşılmış olur.

-Huzeyfe'nin annesi, peygamberi davet etmediği için oğlunu azarlar. Oğlu özür diler, "Rasulullah'a gidip af dileyeceğini " söyler. Huzeyfe, akşamdan yatsıya kadar peygamberinyanında kalır. Namazdan sonra mescidden çıkan Hz.Peygamberi takib eder. Rasulullah onu görünce der: "Ey Huzeyfe, Allah seni de, anneni de bağışlasın."

-Hz. Peygamber Bedir savaşından bir gün önce küfrün liderlerinden kimin nerde öldürüleceğini teker teker haber verir.

-Habeş kralı Necaşi'nin öldüğü gün Hz. Peygamber ashabına: "Bugün bir kardeşiniz vefat etti. Haydi namazını kılalım" der. Kalkarlar, onun cenaze namazını kılarlar.

-Hz. Peygamber, H. 629 da, ashabından 3.000 kişinin Bizansın yüzbini aşan ordusuyla yaptığı savaşı, aynı anda Medine'de etrafındakilere haber verir. Göz yaşları içerisinde, sırasıyla Hz.Zeyd, Hz.Cafer, Hz.Abdullah B.Raveha'nın şehid olduklarını, sonra Hz.Halid B. Velid'in sancağı aldığı anlatır.

Günümüz imkanlarıyla, Hz.Peygamberin, başka bir yerde meydana gelmiş bir olayı haber vermesini anlamak çok daha kolaydır. Dünyanın öbür ucunda meydana gelen bir olay, radyo ve televizyonlarla anında naklen yayınlanmaktadır. En büyük bir insanın kalbinde, Allah'ın izniyle bu olayların yansıması, hiç de garip bir şey değildir.

Rasulullah, kendisinin bu farklılığına şu sözleriyle dikkat çeker: "Ben sizin görmediğinizi görür, duymadığınızı duyarım".

İLERİDE OLACAKLARDAN HABER VERMESİ

Hz. Peygamberin gelecekle ilgili haber verdiği olaylar hayli fazladır. Biz bunlardan, özellikle günümüze bakanları bazı kısa yorumlarla nakledeceğiz:

-Hz.Huzeyfe anlatıyor: "Rasulullah birgün kalktı; bize kıyamete kadar olacak şeyleri anlattı. Bunları hıfzeden hıfzetti, unutan unuttu. Bu arkadaşlarım bunu bilirler. Rasulullah'ın haber verip de, benim zamanla unuttuğum şeyleri, o şey olduğunda hatırlıyorum. Tıpkı, kişi birisini yokluğunda hatırlamayıp onu gördüğünde tanıması gibi..."

-Yine Hz. Huzeyfe'den: Rasulullah şöyle buyurdu: "..... emaneti eda edecek kişi nerdeyse kalmayacak. Hatta denilecek ki; "Falan kavimde emin birisi var". Kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunmayan kişi için, "ne kadar akıllı, ne kadar zarif birisi" denilecek".

Bu rivayeti nakleden Hz. Huzeyfe diyor: "Ben bir zamanlar kiminle alış-veriş ettiğime dikkat etmezdim. Çünkü alış-veriş ettiğim kimse eğer müslümansa zaten güvenilirdi. Eğer bir hristiyansa, onun idarecisi hakkımı bana verirdi. Ama bugün, falan falandan başkasıyla alış-veriş yapamıyorum"

-Bir hadisinde Hz.Peygamber şu beş şeye dikkat çeker:

1- Bir toplulukta açıktan fuhuş işlenir hale geldiğinde onlar için için taun (salgın hastalık) ve daha öncekilerde görülmeyen hastalıklar ortaya çıkar.

2- Ölçü ve tartıda noksanlık yaptıklarında kıtlığa maruz kalırlar, geçim sıkıntısı çekerler ve zalim idareciler başlarına geçer.

3- Malllarının zekatını vermediklerinde semadan gelen yağmurdan mahrum kalırlar. Eğer hayvanlar olmasa, hiç kendilerine yağmur gönderilmez.

4- Allah ve Rasulünün ahdini yerine getirmediklerde, Allah onlara dışardan düşman musallat eder. O düşmanlar onların ellerindeki bir takım mallara sahip olurlar.

5- Onların idarecileri Allah'ın indirdiğiyle hükmetmediği ve Allah'ın indirdiğini seçmediklerinde, Allah onlara kendi içlerinde dahili fitne verir.


Bu beş maddeden birinci maddede, her türlü fuhşiyatın açıktan işlendiği batı toplumlarında görülen AİDS gibi hastalıkları görebileceğimiz gibi; beşinci maddeden de, yıllardır dahili fitnelerle çalkanan kendi toplumumuza bakabiliriz

-"Kıyamet öncesi gecenin karanlığı gibi fitneler olacak. Kişi o fitnelerde mü'min sabahlayacak, kafir akşamlayacak. Mü'min akşamlayacak, kafir sabahlayacak" " ve dünyevi bir menfaat için dinini satacak"

Mesela, günümüzde "ben müslümanım, fakat şeriata karşıyım" diyenler, bu sözleriyle küfre girmiş olurlar. Çünkü şeriat, İslam Dininin bizzat kendisidir, Allah'ın insanlığa gösterdiği Kur'an yolu, Resulullah yoludur.

-Bir gün Rasulullah etrafındakilere der: "Aç kimselerin yemek kaplarına üşüşmesi gibi diğer milletlerin üzerinize gelmesi yakındır" Biri der "Ya Rasulullah, o gün az olacağımız için mi saldıracaklar ?" Rasulullah cevap verir: Hayır, bilakis çok olacaksınız. Lakin, selin geride bıraktığı artıklar gibi kıymetsiz hale geleceksiniz. Allah düşmanlarınızın göğsünden sizin heybetinizi giderecek. Sizin kalplerinize de "VEHEN" bırakacak. Biri sorar: Ya Rasulullah, vehen nedir? Rasulullah der: "Dünya sevgisi, ölüm korkusu"


Şu hadis ise bu ümmet içinde gayr-i müslimlerin yoluna gidenlerin olacağını haber veriyor :"Sizden öncekilerin yoluna adım adım, karış karış tabi olacaksınız. Hatta bir kertenkele deliğine girseler siz de gireceksiniz." Derler: "Ya Rasulullah, Yahudi veb Hristiyanlara mı uyacağız ?" Hz. Peygamber der: Ya kime ? (Tabii onlara uyacaksınız)

15 KÖTÜ ÖZELLİK

Hz. Peygamber, bir hadislerinde 15 kötü özelliğe dikkat çekip der: "Ümmetim 15 özellliği kendinde gösterdiğinde belalar onları bulur:

1-Devlet malı ganimet sayılıp, belli bir zümrede olduğunda

2-Emanete hıyanet edildiğinde

3-Zekat vermek zor geldiğinde

4-5-Kişi hanımına itaat edip, annesine karşı geldiğinde

6-7-Arkadaşlarına ikram edip,babasına kaba davrandığında

8-Mescitlerde sesler yükseltildiğinde

9-Bir kavmim en rezili onlara önder olduğunda

l0-Kişiye şerrinden dolayı ikram edildiğinde

11-İçki içildiğinde

12-İpek elbise giyildiğinde (Erkekler için)

13-Şarkıcı ve şarkı aletleri yaygınlaştığında

14-Bu ümmetin sonra gelenleri önce gelenlere lanet ettiğinde

15-Dinsiz eğitim yapıldığında

İşte o zaman, bir KIZIL RÜZGAR veya bir HASF, veya bir MESH'i bekleyiniz

Bunlardan bazılarını kısaca açıklamakta fayda görüyoruz:

4 ve 6 da,"kişinin hanımına itat etmesi, arkadaşına ikramda bulunması" belli bir kayıtla anlaşılması gerekir. Yani, hanımının meşru olmayan veya tamamen heves ve kapris dolu isteklerini yerine getirmesi erkeğe hayır getirmez. Ayrıca kötü arkadaş çevresine ikramda bulunması, kendisini adım adım felakete götürür.

8. de, mescidlerde seslerin yükselmesinin kötü bir özellik olarak sayılması "her kafadan bir ses çıkması, mescidlerdeki cemaatin, cemaat ruhundan uzaklaşıp, kuru bir kalabalık haline gelmesi" olabilir. Veya, hoca efendilerin mikrofonların da desteğiyle bağıra bağıra anlattığı halde, cemaate tesiri olmaması, anlaşılabilir. (Doğrusunu Allah bilir.)


Hz. Peygamberin bir başka hadisi, bu maddeyi biraz daha açmaktadır: "İnsanlara aldatıcı seneler gelecek. O senelerde, yalancı doğru kabul edilecek, doğru yalancı sayılacak. Haine emin denilecek, emin kişiye hain damgası basılacak. O yıllarda memleket meselelerinde değersiz kişiler konuşacak"

AHİRZAMAN FİTNESİ

-"Fitneler olacak. O fitnelerde oturan ayakta olandan, ayakta olan yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlı olacak. Ona yaklaşan kendini kurtaramıyacak. Kim o fitnelerde bir melce, bir sığınak bulursa, onunla kendini kurtarsın.

-"Zaman birbirine yaklaşacak. Amel azalacak. Cimrilik artacak. Fitneler zuhur edecek. HERC çoğalacak". Derler : HERC nedir? Rasulullah cevap verir: Öldürmek, öldürülmek"

İbn-i Mace'de yer alan rivayette, bu HERC'in biraz daha izah edildiğini görüyoruz:

"Müslümanlardan biri der: "Ya Rasulullah, şimdi de biz müşriklerden bir yılda şu kadar öldürüyoruz". Rasulullah der: (Benim Bahsettiğim) müşriklerin katli değil. Birbirinizi katledeceksiniz. Öyle ki, kişi komşusunu, amca oğlunu, yakınını öldürecek". Birisi der: Ya Rasulullah, o zaman aklımız başımızda olacak mı ? Rasulullah cevap verir : Hayır, o zamandakilerin çoğunun aklı başından alınacak. Kıt akıllı insanlar onların aklını çelecek"

-"İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, katil niye öldürdüğünü, maktul de niye öldürüldüğünü bilmeyecek"

ÜÇ İLGİNÇ HABER

Hz. Peygamberin istikbale yönelik haberlerinden şu üçü hayli dikkat çekicidir:

1- "Fıratın suyu çekilecek, Altından, altın dolu bir hazine çıkacak. Buna yetişen ondan bir şey almasın. Müslim'de geçen rivayette ise "Onun yüzünden savaş çıkacağı, % 99 kişinin öleceği" anlatılıyor.

Bazıları , bundan muradın "Fırat üzerinde yapılan barajlar sebebiyle suyun altın gibi kıymet kazanacağı, suyun çekildiği ülkelerin bu yüzden mesele çıkaracağı olabilir" demektedir. (Doğrusunu Allah bilir).

2- "Irak halkına ölçeğin (gıdanın) ve dirhemin (paranın) yasaklanması yakındır. Sahabi sorar: Ya Rasulullah, bu nasıl olacak ? Rasulullah cevap verir: Acemler bunu yapacak bunları, Irak ehlinden men edecekler"

3- "İnsana vahşi hayvanlar, kamçısının ucu ve ayakkabısının bağı konuşmadıkça, uyluğu ailesinde kendisinden sonra ne olup bittiğini söylemedikçe kıyamet kopmaz"

Kamçının ucunun konuşması, adeta telsizlerin bir tarifidir. Diğer konuşmalar da nazara alınırsa şu anda hayretle izlediğimiz iletişim imkanlarının, ilerde çok daha hayret verici boyutlara ulaşacağı söylenebilir.

-"İnsanlara öyle bir zaman gelir ki, onlar içinde dinine sabretmek kor ateşi avucta tutmak gibidir" .

-"Siz öyle bir zamandasınız ki, sizden her kim emrolunanın onda birini yapmazsa, helâk olur.
Sonra, insanlara öyle bir zaman gelecek ki, emrolunanın onda birini yapanınız kurtulacak"

-"Fitneler zamanında ibadet, bana hicret gibidir" .

-"Ümmetimin bozulduğu zamanda kim benim sünnetime sarılsa (yolumdan gitse), ona yüz şehid sevabı vardır.

-"Sizi ondan sakındırırım. Hiçbir peygamber yoktur ki, kavmini ondan sakındırmış olmasın.

Vahiy yoluyla gayb alemiyle yakın temasta bulunan Hz.Peygamber (ASM), Cenab-ı Hakk'ın bildirmesiyle bir takım gaybi sırlara mazhar olmuş, bunlardan bir kısmını izn-i ilahi ile ümmetine haber vermiştir.

O gaybı bilen bir peygamber değil, gaybdan haber alan bir peygamberdir.


Şadi Eren
Başa dön  
commando



Kayıt: 14 Nisan 2005
Mesajlar: 2133

Tarih: 13 Eylül 2006, 22:57    Mesaj konusu:  

Risale-i Nur'da Zikir

Dr. Burhan SABAZ

Zikir, kelime itibariyle Allah'ı, hatırlamak ve anmaktır. Bazı alimlerimiz zikir için, “insana sevap kazandıran her türlü hareket, fiil ve sözlerdir.” demişlerdir. Allah'ı anmak ise Kur'ân'ın açık emirlerindendir. “Öyleyse siz Beni zikredin ki Ben de sizi anayım.” (Bakara Sûresi, 152), “Allah'ı çokça zikredin ki, felaha eresiniz” (Enfal Sûresi, 45) ayetleri, bu konudaki pek çok ayetten sadece ikisidir.
Zikir, kalb ve dil ile yapılabilir. Ama asıl ve esas olan kalbin zikridir. Çünkü dil ile yapılan zikir, kalb ile desteklenmedikçe makbul olmaz. Çünkü dilin zikri, Allah ile kalb arasında bir irtibat olduğunun sadece bir tercümandır. Kalpten maksadımız vücudumuzun motoru hükmündeki et parçası değildir. Bu isim ona mecazi olarak verilmiştir. Asıl olan ruhun esası ve merkezi olan manevi kalptir. Maddi ile manevi kalbin farkını ve ayırımını Prof. Dr. Alaaddin Başar hocamız aşağıdaki şu ifadelerle ortaya koymaktadır.
“Günlük hayatımızda, yer yer, “falanın kalbi bozuk” yahut,“filânca kalp ameliyatı geçirmiş” gibi sözler ederiz. Bu konuşmalarımızda, kalbi, iki ayrı mânâsıyla kullanırız. Bunlardan biri maddî, diğeri ise mânevîdir. Bir başka ifadeyle, biri zâhirî, diğeri bâtınî...
Her ikisinin de aynı isimle yâd edilmesine değişik açıklamalar getirilmiş. Bunlardan birisine göre, insan ruhunun bedenle ilk alâkası kalpte başlıyor. Bir diğerine göre, kalbe bu ismin verilmesi mecazdır: “Maddî kalbin bedendeki rolü ne kadar önemli ise, mânevî kalbin de insanın ruhî hayatında öyle büyük bir vazifesi vardır.” Bazı zâtlar da, kalbi, ruh mânâsında kullanmışlardır.( Prof. Dr. Alaaddin Başar, Nurdan Kelimeler)

Risale-i Nurlarda zikir konusu, çok geniş çerçevede işlenmiş ve nur talebelerine her hallerinde Allah'ı nasıl hatırlayacakları konusu öğretilmiştir. Bu konuları birkaç başlık altında işlemek ve nurlarda zikir ibadetinin nasıl yapıldığı hususunda bazı ipuçları vermek istiyoruz.
1- Kalp ve dil ile doğrudan zikir yapmak: Bu konuyu üç başlık altında işlemek mümkündür.
·Allah'ın esma ve sıfatlarını saymak
Zikir yapmanın bir mahalli veya vakti söz konusu değildir. Çünkü, tarlada, işte, fabrikada, yürürken, uzanırken, dinlenirken, yemek yerken, v.s. kalb veya dil ile Allah'ı zikretmek olabilir. Kur'an-ı Kerim her halükarda Allah'ı zikretmekten uzak durmayan insanları “O nûra, Allah'ın yükseltilmesine ve içlerinde kutlu isminin zikredilmesine izin verdiği “evlerde” kavuşulur. Oralarda, sabah akşam O'nun şanını yücelterek tenzih eden öyle yiğitler vardır ki, ne ticaretler, ne alış-verişler onları Allah'ı zikretmekten, namazı hakkıyla ifa etmekten, zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar kalplerin ve gözlerin dehşetten halden hale döneceği, alt üst olacağı bir günden endişe ederler.” ( Nur Suresi, 36, 37) şeklinde methetmektedir.

Âyetteki “evler” mescitler olarak tefsir edilmekle beraber aynı zamanda “müminlerin evleri” diye de tefsir edilir. Zira İslâm dininde ibadet, cami ve mescitlerle sınırlı değildir. ( Suat Yıldırım, Kur'an meali) Bu ayette belirtilen evlerden özellikle bu zaman için “ Nur evleri ve dershaneleri” anlaşılması da pek uygun düşer. Çünkü Nur talebeleri, hizmet tarzı itibariyle evlerde sohbet edip, iman hakikatleri ile Allah'ın emir ve yasaklarını birbirlerine anlatma hizmeti ile tanınmaktadırlar.

Ayrıca Kur'an'da “ Onlar ki Allah'ı bazen ayakta divan durarak, bazen oturarak, bazen de yanları üzere zikreder” (Al-i İmran Suresi, 191.)
Ayrıca sahih bir Hadis-i Şerifte "Ey inananlar, Allah'ı çokça zikredin ve O'nu sabah akşam tesbih edin" buyurulmakla, her zaman Allah'ı zikretmenin imanın bir göstergesi olduğu vurgulanmaktadır.
Bu gibi ayet ve hadislerden yola çıkarak, nur talebelerinin dil ile yaptıkları zikrin üç temel şubesi olduğundan bahsedilebilir. Bunlar:
A- Nur talebeleri, 7 ana bölümden oluşan “Hizb-ul Envari'l Hakaikı'n Nuriyeyi” başka bir tabirle “Cevşen-ul Kebir” duasını hususi bir vird edinmişlerdir. Nur talebeleri, bu dua kitabında;
1- Sevap ve feyiz itibariyle kendisine yetişilemeyecek olan kur'andan bazı sureleri,
2- Allah'ın bin bir isminin içerisinde bulunduğu müstesna dua ve münacat olan “Cevşen” dediğimiz Peygamber duasını,
3- Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin sırlar ve sevaplar ile dolu olan “ Evrad-ı Bahaiyye ” duası ve evradını,
4- Başta Peygamber Efendimiz ( s.a.v )'in olmak üzere, Veysel Karani, Abdulkadir Geylani hazretleri gibi büyük kutup ve gavsların salavatlarının içerisinde toplandığı “ Delailin Nur ”u,
5- Hz. Osman (r.a )'ın çeşitli ayetlerden dua niyetiyle iktibas ettiği, mükemmel ve sevabdar “Münacat-ul Kur'an” duasını,
6- Hz. Ali (r.a ) efendimizin İsm-i Azam olarak tespit ettiği “ Ferd, Hay, Kayyum, Hakem, Adl ve Kuddüs” isimlerini şefaatçi kabul ederek yapılan “ Tahmidiye ” duasını,
7- “Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı tesbih etmemiş olsun” ayet-i kerimesinin bir nevi tefsiri olan ve kainattaki tüm mahlukatın tesbihlerini niyet ederek okunan “ Hülasat-ul Hülasa ” duasını, sık sık okudukları herkesçe bilinen ve bir nevi Nur talebelerinin hususi bir virdi olduğu çoğu insanlarca kabul edilen bir gerçektir.
B- Risale-i Nurun Birinci Lem'asının başında belirtilen ve Bediüzzaman hazretlerinin “her zaman, özellikle akşam ve yatsı arasında otuz üçer defa okunması çok faziletli bulunan ayet-i kerimelerdir” dediği, bir kısım ayetlerin okunması, çokça tavsiye edilmektedir.
C- Her namazın arkasında okunan ve salavat ile Esma-i Hüsna'dan oluşan “Namaz tesbihatının”, gerek toplu gerekse ferdi olarak okunması.
· Allah'ı güzel bir şekilde anmak
Risale-i nur'da Allah'ı, Ehl-i sünnet itikadı üzere tanımak ve sevmek dersi çokça işlenmektedir. Bu şekildeki bir bilme ve sevme, Allah için yapılacak en büyük saygı ve en isabetli zikirdir. 11. Söz namındaki bir risalede Allah'ı tanıma, sevme, hatırlama ve bilme ile alakalı bir muhteşem temsilden bir paragraf veriyoruz:
"Ey ahali! Şu sarayın meliki olan efendimiz, bu şeylerin izharıyla ve bu sarayı yapmasıyla, kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımağa çalışınız. Hem şu süslemelerle kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun eserlerini takdir ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem bu gördüğünüz ihsanlar ile, size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz. Hem şu görünen ni'met ve ikramlar ile, size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz. Hem şu mükemmel eserleriyle, manevî cemalini size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeğe ve teveccühünü kazanmağa iştiyakınızı gösteriniz. Hem bütün şu gördüğünüz süslü eserler üstünde birer hususî ve taklit edilmez mühür koymakla, herşey kendisine has olduğunu ve kendi eseri olduğunu ve kendisinin tek ve yekta olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yekta ve misilsiz, benzersiz tanıyınız ve kabul ediniz." ( Sözler, 122)
· Allah'ın yüceliğini dile getirmek
Nurlarda, insanların dar kabiliyeti ile Allah'ın sonsuz sıfatlarının anlaşılamayacağı vurgulanmaktadır. İnsanlarda mevcut olan bu eksiklik, sonsuz sıfatların inkarına vesile olabilir. Çünkü şeytan, bu damarı ve özelliği çok işletmektedir.
İşte insanların acizliklerinden istifade eden şeytanların bu desise ve aldatmalarını susturan sır, “ Allahü Ekber” olduğu risale-i nurun çok yerlerinde, özellikle 13. Lem'ada çok güzel ve vurucu ifadelerle işlenmiştir. Çünkü, uçsuz ve bucaksız olan şu muhteşem kainatı, bütün yönleriyle ve özellikleriyle idare eden ilahi kudreti, insanların anlamaları mümkün değildir. Bu mesele, ancak “ Allahü Ekber, Allah en büyüktür” demekle, kabullenilmesi söz konusu olabilir.
2- Kur'an okumak ve öğretmek suretiyle yapılan zikir:
Kur'an-ı Kerim'de "İşte bu (Kur'ân) da, bizim indirdiğimiz bir zikirdir (öğüttür). Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?" (Enbiyâ suresi, 21/50) buyurulmaktadır. Bu ayet-i kerime için çok çeşitli manalar verilmekle beraber, bazı alimlerimiz Kuran'ın da zikir niyetine okunabileceği hususunda mana çıkarmışlardır. Dolayısıyla Kur'an okumak ta bir zikirdir. Risale-i Nur talebelerinin, her namazdan sonra birer aşır okumaları, Cevşen-i Kebir'in ilk bölümünü teşkil eden ve Kur'an surelerinden ibaret olan kısmı okumaları, haftalık hatimler düzenlemeleri, mübarek üç aylarda ve özellikle Ramazan ayında çokça Kur'an okumaları ve Kur'an okumayı bilmeyenlere de kur'an öğretmeye çalışmaları bu zikir vecibesini hakkıyla yerine getirdiklerine bir delildir.
3- Sünnet-i Seniyyeye ittiba etmekle yapılan zikir:
Risale-i Nur'da “Doğrudan doğruya Sünnete ittiba etmek, Resul-i Ekrem (s.a.v)'i hatıra getiriyor. O ihtardan o hatıra, bir huzur-u İlahî hatırasına inkılap eder.” ( Lem'alar,51) ifadesinden yola çıkarak şunu diyebiliriz: Madem zikir Allah'ı hatırlamaktır ve madem Sünnet-i seniyyeye ittiba etmek, Allah'ı hatıra getiriyor. Öyleyse Peygamberimizin ( s.a.v ) sünnetine uymak ta bir nevi zikirdir. Risale-i nur talebelerinin sünnete ciddi ittiba etmeleri, hem sünnete uyma ve hem de Allah'ı zikretme sevabı ve feyzi kazanmalarına vesile olmaktadır.
4- Tefekkür etmek suretiyle yapılan zikir:
Kur'an-ı Kerim'de "Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah'ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler ve derler ki: "Ey Rabb'imiz, bunu boş yere yaratmadın, Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz, bizi ateş azabından koru!." (Al-i İmrân, 3/191).
Bir hadis-i Şerifte de Peygamberimiz (a.s.m) de, "Zikrin en faziletlisi, Lâ ilâhe illallah ve duanın en faziletlisi de Elhamdülillah'dır" (İbn Mâce, Edeb, 25) diyerek, tevhid kelimesi ile zikirde bulunmanın İslâm dinindeki önemini ifade etmiştir.
Yukarıdaki Ayet ve hadis gibi çok ayet ve hadislerin ifade ettikleri bir hakikat var ki: Allah'ın esma ve sıfatlarını tefekkür etmek, zikirdir. Risale-i Nur'un dört esasından birisi tefekkürdür ve risalelerin çoğu tefekkür hakikatine ulaştırmaktadır. Başta 7. Şua (Ayet-ül Kübra ) risalesi olmak üzere 2. 3. 4. ve 15. Şualar, 20. ve 24. Mektublar, 16. 17. 20. 23. 24. 29. 32. ve 33. Sözler ve 30. Lem'a olan İsm-i Azam risalesi gibi risaleler, tefekkür alanında birer şaheser hükmündedir.
5- Allah'ın Davasına hizmet etmek şeklindeki zikir:
· Allah'ı, Allah'ın isim ve sıfatlarını önce kendilerine, sonra başkalarına anlatmak
Vücudun bütün organlarının Allah'ın emir ve yasaklarına göre hareket etmeleri ile “Bedenî zikir” hasıl olur. Bu zikir, kişinin kendi vücut organlarını Allah yolunda çalıştırması ile mümkündür (Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1971, 659). Allah yolunda hicret ve hizmet etmekle tozlanan ayaklar hakkında çok müjdeleyici rivayetler mevcuttur. Zira, bir Hadiste “Allah yolunda tozlanan ayaklar, cehennem ateşine haramdır.” buyurulmaktadır. Buna göre, bir insanın Allah yolunda hicret veya hizmet etmesi, vücudun zikridir. Dolayısıyla Nur talebelerinin dersten derse, hizmetten hizmete koşmaları da zikirdir.
· Ders yapmak
Hz. Resulüllah (a.s.m) bir hadiste zikir hakkında şöyle buyurmuştur: "İnsanlar bir araya gelip Allah'ı andıkları zaman, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar ve Allah onları kendisine yakın olan kişilerden kaydeder." Bu Hadis-i şerifte de açıkça belirtildiği gibi, Allah için toplanıp İlahi hakikatleri birbirlerine anlatanlar hem zikir ibadeti işlemiş ve hem de meleklerin duasına ve yanlarına gelmelerine vesile olmuş olurlar. Demek Nur talebelerinin akşamları ders yapmaları, namazlardan sonra ders okumaları, yan yana geldiklerinde İmani bir bahis okumalarının hepsi zikir olarak nitelenebilir.
Başa dön  
muratert



Kayıt: 02 Ekim 2006
Mesajlar: 72
Nerden: Mudanya'dan

Tarih: 03 Ekim 2006, 01:16    Mesaj konusu:  

çok saolasın arkadaşım
Başa dön  
 
       Türkiye Forum Arşivler Ana Sayfa -> İslam Dünyası Sayfa Önceki  1, 2, 3
3. sayfa (Toplam 3 sayfa)



Powered by phpBB Search Engine Indexer
Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group :: FI Theme
:: Tüm saatler GMT +2 Saat