Türkiye Forum Arşivler Ana Sayfa


Google


Makaleler


Orjinal başlığa gitmek için tıklayın
Sayfa 1, 2, 3  Sonraki
 
       Türkiye Forum Arşivler Ana Sayfa -> İslam Dünyası
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
commando



Kayıt: 14 Nisan 2005
Mesajlar: 2133

Tarih: 29 Ağustos 2005, 16:37    Mesaj konusu: Makaleler  




Küçükken nineme şöyle sorduğumu hatırlıyorum: “Nine, Allah nasıl biri?” Cevap azar suretinde yapışmıştı yüzüme: “Sus evladım, o ne biçim soru. Kafir olursun!”

Anadolu insanının yüzde yüzü Allah’a inanır, ama ekserisi O’nun zatının ‘nasıl’ olduğundan bihaberdir. İnsanın tam olarak bil(e)mediği ya da tanımadığı bir zata inanması zamanla içinden çıkılmaz çelişkilere ve zihin bulandıran sorulara sebebiyet verdi. Hele pozitivist ve maddeci akımların ortalığı kasıp kavurduğu devirlerde, bilinçli olarak insanları Yaratıcı fikrinden uzaklaştırmaya ve onlara Yaratıcı düşüncesini unutturmaya çalıştılar. Her şeyi ‘tesadüf”e bağlayanları mı dersiniz; “Tabiat na”sından medet umanları mı dersiniz; “elle tutup gözle görmediği şeye inanmayanlar”ı mı dersiniz... Eskilerin tabiriyle yığınla “fırka-i dalle.”

Görmediğine inanmayanlar taifesinden biri İmam-ı Azam daha yedi yaşındayken ziyaretine gelir ve Allah’a inanmadığını söyler. Gerekçe olarak da “gözümle görmediğim şeye inanmam” der. Yaşı küçük, zekâsı büyük İmam’ın cevabı
müthiştir: “Sen aklını görebiliyor musun? “Hayır”. O halde aklını inkâr mı 1ediyorsun? “Hayır”. Ee, hani görmediğine inanmazdın?!

Devrimizde de üstteki adamın torunlarından bir hayli mevcut. Efendim, bir misalle başlayalım. Yaşadığınız mahallede yalancılığıyla meşhur bir adam var diyelim. Sözüne güvenilmez, kendisine inanmayacağınız bir insan. Adı üstünde “yalancı”. Bu adam, siz evinizde koltuğunuzda oturuyorken, pencerenizi tıklatsa ve “evim yanıyor, yetişin!” dese inanır mısınız? Tabii ki inanmazsınız ki adamın yalancı olduğunu biliyorsunuz. Ama adam ısrar ediyor ve imdat istiyor, “evim yanıyor” diyerek. Siz ikinci seferde de inanmazsınız. Ama adam üçüncü kez gelse, içinize kurt düşmez mi? ve “Yahu bu adam doğru söylüyor olmasın?” diye içinizden geçirmez misiniz, hatta kalkıp
pencereden adamın evine doğru bakmaz mısınız, acaba evi gerçekten yanıyor mu diye? Cevap ekseriyetle evet olacaktır bu sorulara. Evet, yalancı bir herif sizi üç kerede ikna etmeyi başardı. Şimdi soruyorum size: Asırlardır her zemin ve zamanda özü-sözü doğru olan yüz yirmi dört bin peygamber, binlerce evliya, milyonlarca asfiya ve bir o kadar ulema ve allameler “ALLAH VARDIR!”
deyip haykırıyorlar. Bir yalancı bizi üç kerede inandırıyorsa, mezkur zatların fikirlerini kulak ardı etmemek lâzımdır.

Biz de bu yazıda, çağımızın her türlü maddî ve manevî hastalıklarına -ki zannımızca en büyüğü ‘Allah’ın varlığını inkâr’dır- akla ve mantığa uygun çözümler sunan; “küfrün belini kıran”; tevhidin “iki kere iki dörtten daha kat’i” bir hakikat olduğunu ispat eden; şüpheye kesinlikle mahal vermeyen; özü sözü doğru bir âlimin; Bediüzzaman’ın başka söze hacet bırakmayan
tespitleri zemininde Allah’ın varlığı hakkında birkaç zihnî tahlil yapmaya çalışacağız ve bu mevzuda küçük de olsa bir fikir verebilirsek kendimizi mesut ve bahtiyar addedeceğiz.

Bizim bu dünyanın şartları dahilinde Allah’ı görebilmemiz imkânsızdır. Sınırlı bir organ olan gözle sınırsız bir varlığı görmek mümkün değildir. Zaten imtihan dolayısıyla da Allah’ın görünmemesi makbuldür. Çünkü herkes görürse iman etmiş olacak ki imtihan sırrı varlık sebebini yitirir. Onun için Allah’ın gözle görülemeyeceği ama O’nun eserleriyle, icraatıyla pekala tanınabileceği makul bir görüştür. Bu sadette, Bediüzzaman, Mektubat kitabının 209. sahifesinde şöyle bir kolaylık sunar bize: “Rabbimizi bize
tarif eden üç büyük, külli muarrif (tarif edici) var:
Birisi: Şu kitab-ı kâinattır.
Birisi: Şu kitab-ı kebirin ayet-i kübrası olan Hatem-ül Enbiya Aleyhissalatu Vesselamdır.
Birisi de: Kur’an-ı Azimüşşandır.”

Yukarıdaki üç delil Kur’an’ın deyişiyle “akıl sahipleri” için hakikaten de doyurucu mahiyettedir.

Kâinat kitabının delaleti

Bediüzzaman, bütün âlemleri bir kitaba benzetir ve “kitab-ı kâinat” ismini verir. Bu kitap başlıca “insan, hayvan, bitki ve uzay sahifelerini” ihtiva etmektedir.

İnsan sayfası

Bir endam aynasının karşısına geçip kendinizi tepeden tırnağa iyice inceleyiniz. “Ahsen-i Takvim” denen meseleyi iliklerinize kadar hissedeceksiniz. İnsanın fizyolojik, biyolojik, anatomik ve psikolojik yapısıyla alakalı kütüphaneler dolusu kitap yazılmıştır ve halen yazılmaktadır ama yine de tam anlamıyla ifade dilememektedir. Ve hepsi de insanın hakikaten “en güzel kıvam ve surette” YARATILDIĞINI hayret ve ibretle söylüyorlar. İşin ayrıntısını uzmanlarına bırakıp bir latif misalle ne kadar muhteşem bir surette yaratıldığımızı anlamaya çalışalım. Bir kaşık yemeği yerken bunu günde birkaç defa yapıyoruz ama farkında olmuyoruz. Nasıl mı? Efendim, bir insanın bir yemeği yiyebilmesi için önce onu görmesi gerekir; (görüntüsü iyi mi?) sonra kokusunu alması lazım; (kokusu nasıl?)
sonra çiğnemesi gerek; (yutabilmesi için) ve yemeğin dökülmemesi için bir ağız lazım. Burada sayılan işlemler için gereken bütün organların uyumlu olarak bir arada bulunması bir mükemmeliyet değil midir? Düşünsenize, gözün
bir yerde, burnun başka bir yerde, ağzın farklı bir yerde olduğunu! Bir kaşık yemek yiyeceğiz diye bir dünya eziyete duçar olacaktık. Ama siz şu akıllara durgunluk veren derecedeki “yaratılışa” ve uyuma bakın ki, aynı anda ve fazla bir zahmete katlanmadan, hem göz görüyor hem burun kokusunu alıyor yemeğin, dil tadıyor, dişler çiğniyor ve yemeği yemiş oluyoruz. Bütün bu organların bir tesadüf eseri ya da kendi kendine bir araya gelip şu harikulade intizamı meydana getirmesi mümkün müdür? Tam burada Bediüzzaman da cümlelerimizi tasdik edercesine, Mektubat’ın 238. sahifesinde şöyle der: “Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip
minnet çekme, onlara temellük edip (dalkavukluk edip) boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir, her şeyin anahtarı O’nun yanında, her şeyin dizgini O’nun elindedir,
her şey O’nun emriyle halledilir.”

Hayvan ve Bitki sayfaları

Kâinat kitabının bir sayfasını da hayvanlar ve bitkiler teşkil ediyor. Tek hücreli bir hayvandan tutun en karmaşık yapıya sahip hayvanlara kadar, hepsinde akıl almaz bir sanatın izlerini görüp müşahede etmek mümkün. Biz burada hepsini sayamayız ama sadece bir fikir verebilmek nokta-i nazarından iki misalle yetinelim. Bir koyunun yeşil ot yiyip, kanın irinin ve dışkının arasından kirlenmeden taptaze, bembeyaz bir süt vermesi üzerinde düşünülmeye
değer bir konu değil mi? Yine bir arının peteklerini altıgen yapması ilginç ve bilinen bir gerçektir. Daha da ilginci arının karnında zehiriyle balı birbirine karıştırmadan nasıl yan yana muhafaza ettiğidir ki çoğumuz bunu bilmez bile... Bitkilerde de durum hayranlık vericidir. Bir kayısı ağacını ya da başka bir bitkiyi tahayyül edelim. O kuru odun gibi görünen ağaç,
topraktan çoğumuzun belki de tiksinerek baktığı pis ve çamurlu suyu çekiyor ve bize, bakmaya kıyamadığımız; yemeye doyamadığımız mis gibi; vitamin değeri yüksek meyveler-sebzeler servis ediyorlar. Şimdi yukarıda saymış
olduğumuz akıldan yoksun, bilinçsiz ve kendine dahi hayrı olmayan hayvan ve ağaçların o enfes ürünleri bizzat kendilerinin verebilmeleri mutlak manada mümkün müdür? Evet, Bediüzzaman yine tasdik makamında gayet veciz bir
şekilde şöyle buyuruyor Sözler kitabında: “Şu saray-ı acibin ustasına; yani şu garib âlemin sahibine her şey musahhardır. Her şey O’nun hesabına çalışır. Her şey O’na bir emirber nefer hükmündedir.”

Uzay sayfası

Son olarak uzay sahifesine göz atıp kâinat kitabını kapatalım. Uzay boşluğunda milyarlarca yıldız, yıldız kümeleri ve gezegenler bulunuyor. Bu yıldızlar ve gezegenler takdir edersiniz ki havada hiçbir direğe ve desteğe tutunmadan öylece dönüp duruyorlar; Yasin Suresi’ndeki ifadeyle hepsi birer yörünge üzerinde yüzüp gidiyor. Yirmi tane insan bir dolmuşa bindik mi ya
birbirimizin ayağına basar; ya kolumuz yanımızdakine çarpar ve neticede birbirimizi rahatsız edip dururuz. Ama siz kafanızı kaldırıp da şu göğe bir bakınız. Değil yirmi; milyarlarca yıldız ve gezegen, bırakın değmeyi ya da
basmayı birbirlerine sürtünmezler bile! İnanılmaz bir nizam ve intizam içerisinde hayatlarına devam ederler. Bütün bu fevkalade hâdiseleri, o taş, toprak kütlelerine veya çekim kuvvetlerine vermek safdillikten öte bir şey
ifade etmez. Milyarlarca yıldır her biri çok hızlı hareket etmesine rağmen hiçbiri bir karışıklık çıkarmadan, çarpmadan dönüp duruyorsa “bunları sevk ve idare eden Bir’i olmalı” demeden düşünemiyor insan! Bütün bu delillerin altına Bediüzzaman mührünü Sözlerin 51. sahifesindeki şu ölümsüz ifadeleriyle basar: “Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki,
nihayet derecede muntazam şu memleket Hâkim’siz olur?!”

“Bürhan-ı natık”, Hz. Peygamber’in delaleti

Allah’ın varlığına en büyük bir delil de Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’dir (sav). İzahtan evvel giriş sadedinde Bediüzzaman Sözler sahife 301’de şöyle yazıyor: “O zat o kadar parlak bir bürhan-ı tevhiddir ki,
zeminin baştan başa yüzünü ve zamanın geçmiş ve gelecek iki yüzünü ışıklandırmış, küfür ve dalalet zülumatını dağıtmıştır.” Ve yine Mektubat’ın 503. sahifesinde hoş bir teşbihle “Karıncayı emirsiz; arıyı ya’subsuz (arı beyi) bırakmayan Kudret-i Ezeliyye elbette beşeri nebisiz
bırakmaz.” der.

Hatta Bediüzzaman’ın Mektubat kitabında yaklaşık yüz elli sayfayı aşkın, Peygamberimizin üç yüzden fazla mucizelerinin anlatıldığı Mucizat-ı Ahmediye adında harikulade bir risalesi de mevcuttur ki anlayarak ve nüfuz ederek okunup mütalaa edildiğinde bu zatın (sav) Allah tarafından gönderilip vazifelendirildiğini tasdik etmek zorunda kalıyor insan. Hz. Peygamber’in fıtratındaki harikuladelik Kâinatın yaratıcısının yarattıklarıyla konuşması icap ettiğinde gelip de kendisi konuşamaz herhalde. İnsanlarla konuşacak insan cinsinden bir varlık
gereklidir ki aksi zaten daha evvel de işaret edildiği üzere imtihanın esprisine muhaliftir. Yaratıcının insanlar arasından en mükemmelini seçip kendisine elçi (resul) yapması da gayet tabiidir. Şimdi şurada durup Hz.
Peygamberi zihnimizden şöyle bir geçirelim. Fizikî özellikleri kusursuz, ahlakî durumu dost ve düşmanca onaylanmış, melekler ve cinlerle irtibata geçip onlarla konuşabilen, gelecekten haber veren ve haber verdiklerinin
aynen vuku bulması, parmağının bir işaretiyle ayı parçalayan, bir emriyle ağaçların yanına gelmesi ve o’nu selamlamaları, parmaklarından çeşme gibi suyun akması, doğumunda meydana gelen harikulade olaylar, hayatı boyunca
yaşadığı muhteşem hadiseler... Bu listeyi uzatmak mümkün. Dikkat buyurunuz, yukarıda zikredilen haller insan üstüdür. Bir insanın kendi tasarrufuyla o tür işler yapması mümkün görünmüyor. O halde bu işler bütün imkânsızlıkları mümkün kılan, insan üstü bir “güç” tarafından yapılıyor. Soru şudur: Bu zat (sav), devrindeki müşriklerin iddia ettiği gibi ya bir “sihirbazdır” ki
böyle olmadığı defalarca ispat edilmiş bir kaziye halini almıştır; ya da Allah’ın gönderdiği ve böylelikle O’nun varlığına delil olan bir insandır. Evet, Hz. Muhammed Mustafa (sav) –başka hiçbir delil olmasa- tek başına
Allah’ı ispat eden bir bürhandır, bir delildir.

Kur’an-ı Kerim’in delaleti

Allah’ın varlığına en büyük bir delillerden biri de Kutsal Kitap’ımız Kur’an-ı Kerim’dir. Günümüzün “olay yaratan, best-seller” kitaplarını hatırlayalım. Kitapçıların raflarında birkaç ay arz-ı endam ederler, daha sonra ortadan kaybolup giderler. Zaten bu kitapları bir defa, bilemediniz iki defa okuyunca, ya da dinleyince usandırır, çekici gelmez. Ama Kur’an indiği günden bu yana her devirde “best-seller” ve Bediüzzaman’ın Mektubatın
526. sahifesindeki yaklaşımıyla “zaman ihtiyarladıkça Kur’an gençleşiyor” ve yine Mektubatın 440. sahifesinde belirttiği üzere “mariz (hasta) bir asrın, hasta bir unsurun, alil (illetli) bir uzvun reçetesi” olmayı sürdürüyor. En mutantan bir şiiri üç-dört defa işittik mi bıkkınlık veriyor, ama Kur’an’ı her dinledikçe daha ziyade hoşumuza gidiyor ve ferahlıyoruz.

Bir sure olsun benzeri olmayan tek kitap Kur’an’ın nazil olduğu Arap Yarımadasında o zamanlar “belagat, fesahat,
şiir, hitabet, gaybtan haber verme” gibi faaliyetler revaçtaydı. Kur’an birçok belagat ehli insana diz çöktürdü; şairlerin Kabe’nin duvarına astıkları “Muallakat-ı Seba” yani en meşhur şiirlerini kıymetten düşürdü;
kâhinlerin ağzına fermuar vurdu ve hepsini ayetleri karşısında secde eder hâle getirdi.

Dahası, Bediüzzaman’ın Mektubatta 186. sahifesinde kaydettiği üzere Kur’an hem o devirdeki insanlara hem de gelecek bütün insanlara meydan okumasını şöyle sürdürür: “Şu Kur’an’ın, Muhammed-ül Emin gibi bir ümmiden (okuyan ama yazma bilmeyen) nazirini (benzerini) yapınız. Haydi, bunu yapamıyorsunuz; o zat ümmi olmasın, gayet âlim ve kâtip olsun. Haydi bunu da getiremiyorsunuz; bir tek zat olmasın; bütün âlimleriniz, beliğleriniz toplansın, birbirine yardım etsin... hatta güvendiğiniz âliheleriniz (ilahlarınız) size yardım etsin. Haydi bununla da yapamayacaksınız; eskiden yazılmış beliğ (noksansız)
eserlerden de istifa edip; hatta gelecekleri de yardıma çağırıp, Kur’an’ın nazirini yapınız. Haydi bunu da yapamıyorsunuz; Kur’an’ın mecmuuna olmasın da yalnız on suresinin nazirini getiriniz. Haydi on suresine mukabil hakikî doğru olarak bir nazire getiremiyorsunuz; hikâyelerden, asılsız kıssalardan terkip ediniz. Yalnız nazmına ve belagatına nazire olsun getiriniz. Haydi
bunu da yapamıyorsunuz; bir tek suresinin nazirini getiriniz. Haydi sure olmasın, kısa bir sure olsun nazirini getiriniz!”

Kur’an insan sözü değildir

Evet, asırlardır, değil bir suresinin; bir ayetinin bile benzeri yazılamayan bu Kitap’ın bir insan sözü olamayacağı gün gibi âşikârdır. Öyle ya, insan sözü olsaydı şimdiye kadar bir benzerini yazan çıkardı. Ne büyük yazarlar,
ne edebiyatçılar, ne şairler gelip geçti de böyle bir işe kalkışan olmadı. O zaman sorumuzu sorup bu faslı da kapatalım. Biz Kur’an’ın bizzat Allah’ın kelâmı olduğunu söylüyoruz. Bazıları “beşer sözüdür” görüşünde. Yukarıda
gereğinden fazla izahatla bir insanın böyle bir kitabı yazmaya gücünün yetmeyeceğini ispat ettik. O halde tek bir alternatif kalıyor. Onu da yine Bediüzzaman Mektubatın 190. sahifesinde “Bir saatin sanatkârı nasıl saatini
çevirir, gösterir, târif eder; Kur’an dahi elinde kâinatı tutmuş öyle yapıyor. İşte şöyle bir Kur’an-ı Azimüşşandır ki ‘Fa’lem ennehu lailahe illallah (biliniz ki Allah’tan başka ilah yoktur)’ der, Vahdaniyeti ilan eder” deyip Kur’an’ın Allah sözü olup, O’nun varlığına apaçık bir delil olduğunu açıklar.

Allah’ın varlığına delalet eden milyonlarca delilden, en büyüklerinden ve en kestirmeden çıkmazlarımızı halledebilecek özelliklere sahip sadece üç tanesini etraflıca arz ettiğimiz kanısındayım.

Buraya kadar halen şüphesi olan varsa, bizi Çağrı filminde Hz. Ömer’in Ebu Süfyan’a söylediğini demek zorunda bırakmayınız. Hâdise malum; Ebu Süfyan iman ettiğini açıklar Rasulullaha. Ama kafasında birkaç şüphenin olduğunu söyleyince, Hz. Ömer eğri kılıcına el atıp, şöyle der: “Kafanı kesersem şüphe falan kalmaz!”

Sebepler perdesi aldatmamalı!

Ebu Süfyan’ın şüpheden kastettiği neydi bilemeyiz fakat devrimizde bu şüpheler kendisini değişik şekil ve suretlerde gösteriyor ve birçoklarının hakiki imanı kazanmasına set çekiyorlar. Bu şüphelerin en tehlikelisi,
“sebepleri hakikî iş yapan zannetme” saplantısıdır. Bediüzzaman Mesnevi-yi Nuriye risalesinin 9. sahifesinde bu mevzua şöyle giriş yapar: “Mal sahibi zannettiğin esbab (sebepler) mal sahibi değillerdir. Asıl mal sahibi,
onların arkasında iş gören Kudret-i Ezeliyye’dir. Onlar ancak o kudretten gelen hakiki tesirleri ilan ve neşretmekle muvazzaftırlar (vazifelidirler).

Efendim, anneniz bir yemek yaptığında, siz de afiyetle yedikten sonra neden tencereye değil de annenize teşekkür edip ‘eline sağlık’ diyorsunuz? Yemeği tencere pişirmedi mi? “Hayır, annem pişirdi, tencere sadece bir aracı oldu”
dediğinizi duyar gibiyim. Evet, tencere hakiki manada yemek yapma işini görmüyor, yalnızca bir vesile, bir ‘sebep’. Asıl işi yapan annemiz.

Kâinattaki bütün işler de bir Yaratıcının iradesiyle yürüyor ki bu gerçeği Bediüzzaman yine Mesnevi-yi Nuriyenin 254. sahifesinde şöyle özetler:
“Müessir-i Hakiki yalnız Allah’tır. Tesir-i hakiki esbabta yoktur. Esbab, izzet ve azamet-i kudretin perdesidir.”

O zaman şöyle soralım; yağmuru bulut mu yağdırıyor yoksa Allah mı? Sebepler dünyasında yaşadığımız için, Allah’ın kendi avucuyla üzerimize yağmur boşaltacak hali yok ya! Yağmurun yağacağı şartları hazırlar, en son bulutta
toplar ve “Ol!” demesiyle şakır şakır YAĞDIRIR yağmuru.

Sözü tekrar söz sultanına bırakalım. Lemalar kitabının 313. sahifesinde bakın nasıl güzel ifade ediyor: “Evet, izzet ve azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında; tevhid ve celal ister ki; esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikiden.”

Bu uzunca faslı noktalarken şunu ifade etmek isterim ki, biz bu yazıda Allah’ın varlığının delillerini tastamam, eksiksiz izah ettik demiyoruz. Arap-Türk karışımı bir atasözünün deyişiyle “Et-tekraru ahsen, velev kâne
yüz seksen (yüz seksen kere de olsa tekrar güzeldir)”; biz de yıllardır ispat edilmiş bir hakikati hatırlatma babında yeniden dile getirelim istedik. Malum, insan nisyanla malul.

Netice olarak, Hz. Ali’nin müşrike dediği gibi biz de deriz: Eğer Allah yoksa biz inananlar için bir kayıp söz konusu değil ama ya varsa? !!!!

Hanifi ARKADAŞ

Başa dön  
commando



Kayıt: 14 Nisan 2005
Mesajlar: 2133

Tarih: 06 Eylül 2005, 18:45    Mesaj konusu:  

Allahın Kullarına Merhameti


Hiç düşündünüz mü; Hazreti Allah (cc) kullarını ne kadar seviyor, cehenneme gitmemelerini ne kadar istiyor?
İsterseniz sözü uzatmadan bir kudsî hadisin hatırlatmasına bir göz atalım, sonra diğer misallere geçebiliriz.
Rabbimizin en çok sevdiği şey nedir, biliyor musunuz?
Kudsî hadiste şöyle bildiriliyor:
– Rabbimiz kulunun işlediği amelleri içinde en çok tevbesini sever.
– Neden?
– Çünkü tevbe eden kul cehennemden kurtulur da ondan. Rabbimiz de kulunu cehennemden kurtaran ameli çok sever.

Hatta bir ana, yavrusunu ateşe atmayı nasıl istemezse Rabbimiz de kulunu cehenneme atmayı ondan çok daha fazla istemez.

Nitekim bir defasında ashabdan biri bir çocukluk hatırasını anlatırken demişti ki:
– Çalılıkta dolaşırken bulduğum bir kuş yuvasından yavruları alıp koynuma koymuştum. Tam bu sırada yavrunun anası başımda dolaşmaya başladı, acıdım, yavruları bırakmak için ihramımı açmaya çalıştığım sırada kuş hemen koynumdaki yavrusunun yanına daldı, kanatlarını yavruları üzerine gerip kollamaya başladı.

Efendimiz (sav)in buna sorusu şöyle oldu:
– Bu annenin yavrusuna bu kadar acıması sizi hayrete mi düşürdü?
Efendimiz (sav) şunu ilave etti: – Hiç şüpheniz olmasın Allah (cc)ın kullarına acıması bu annenin acımasından (kıyas kabul etmeyecek derecede) fazladır.
Bir defasında kadının biri çocuğunu kaybetmiş, deli gibi bir oraya bir buraya koşuyor, yavrusunu arıyor, bulduğu yabancı çocukları da bağrına basıp hemen oracıkta emdiriyordu.
Kadının bu heyecanını gören Efendimiz (sav) yanındakilere;
– Böylesine şefkatli şu kadın hiç yavrusunu ateşe atar mı, diye sordu.
– Atmaz! dediler.
Efendimiz (sav) de tasdik etti;
– Ben de öyle biliyorum, atmaz, dedikten sonra buyurdu ki:
– İşte Allah (cc) da bu kadından çok fazla merhametlidir. Kullarını ateşe atmaz, onlar kendilerini ateşlik amelin içine atmadıkça!

Evet, evet. Allah (cc) kullarını ateşe atmaz, kullar kendilerini ateşlik işin içine atmadıkça!

Bir yolculuktan dönülüyordu. Mola verilmiş, bir kadın da ateş yakarak hazırlık yapmaya başlamıştı. Ateşin alevleri yükselince kadın koşuşturan çocuğunun ateşe düşmesinden korktuğu için hemen onu bağrına bastı ve ateşe düşmesi halindeki dehşeti de tasavvur ederek buna gönlünün dayanamayacağını hayal edip orada bulunan Efendimiz (sav)e dönerek sordu:
– Sen Allah (cc)ın peygamberisin değil mi? Efendimiz (sav) de;
– Hiç şüphen olmasın, buyurdu.

Bunun üzerine kadın şöyle dedi:
– Allah (cc)ın kullarına merhameti bir ananın yavrusuna olan merhametinden daha çok değil mi?
Efendimiz (sav):
– Hiç şüphen olmasın öyledir, buyurunca kadın:
– Öyle ise bir ana yavrusunu ateşe atmaz, diye sızlandı.

Efendimiz (sav)in gözleri yaşardı da buyurdu ki:
– Yüce Allah (cc) ancak kendisine isyan edenleri ateşe atar. Müstahak olmayanları asla!
Demek oluyor ki, Allah (cc) kullarını ateşe atmayı asla istemiyor, sonsuz merhamet ve şefkati ateşi gerektirmiyor. Ancak kullar dürüst hareket etmiyor, ille de ateşlik işler yapıyor, birilerine zulmediyor, haksızlıkta bulunuyor, Yaradanına da isyandan geri kalmıyor, böylece kendi amelleriyle kendilerini ateşe attırıyorlarsa bu da kulların kendi tercihleri...

Sözün özü bu olsa gerektir!..


Ahmet ŞAHİN
Başa dön  
commando



Kayıt: 14 Nisan 2005
Mesajlar: 2133

Tarih: 07 Eylül 2005, 13:58    Mesaj konusu:  

İstanbul üniversitesinde öğretim üyesi alman asıllı prof. Numark ile bir kısım öğrencisi Boğaziçi’nde geziye çıkarlar.Öğrencilerden biri Numark’a sorar.

-Avrupalı bizi neden sevmez?

Prof. Numarkın cevabı:

-Çok samimi olarak itiraf edeyim ki Avrupalı Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir.Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir.Sebeplerine gelince;

1 -Müslüman olduğunuz için sevmez.Ama faraza laik şöyle durun, Hıristiyan olsanız da size düşman olarak bakmaya devam ederler.

2- Sizler farkında değilsiniz ama; onlar şu gerçeğin farkındalar :Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz.Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa , bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.

3 -Avrupa’nın pazarı idiniz.Şimdi Avrupa’yı pazar yapmaya başladınız.

4-En az 400 yıl Avrupa’da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.

5 -Selçuklular Anadolu’yu ,Osmanlılar da Orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordusuna mezar ettiler.

6 -Sizi silah ile yenemeyecekler.Sizleri kendilerine benzeterek hakimiyet sağladılar.

7- Selçuklu ve bilhassa Osmanlı İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydi İslamiyet belki bugün sadece Hicazda varlığını devam ettirirdi.Kaldı ki vehhabiliği kuranlarda ,İngiliz Dominyon Bakanlığın adamlarıdır.Batı her yerde İslamiyet’i sapık inançlara kanalize ettiAma Osmanlı asrı saadeti devam ettirdi.

8 -Kilise size kin kusmaktadır.Ve sebepleri yukarıdadır.

9 -Sizler gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa’nın refahı ve medeniyeti yıkılır.

10 -Yine sizler Avrupa’nın tarihi düşmanısınız.Ve daima düşman olarak kalacaksınız.
Başa dön  
commando



Kayıt: 14 Nisan 2005
Mesajlar: 2133

Tarih: 08 Eylül 2005, 11:52    Mesaj konusu:  

Helâl Kazanç Kolay Harcanmaz


Yazımıza başlık olarak seçtiğimiz cümle rastgele söylenmiş bir söz olarak düşünülmemelidir.
Gerçekten de helal kazanç kolayca harcanamaz, birtakım gereksiz şeyler ihtiyaç olarak görülüp de müsrifçe para kullanma sorumsuzluğuna yönelinemez.

Çünkü helâl kazanç çok zor elde ediliyor. Asla kolayca ele geçirilemiyor. Elbette zor elde edilen şeyler zor harcanacak, elden çıkarılırken defalarca düşünülüp tartılarak sarf edilecektir.

Bu sebeple, hayatlarını helâl rızıkla tamamlamak hedefinde olanlar, haram lokma yemekten, yılandan, akrepten korkar gibi korkanlar, israftan da korkacaklar, ihtiyaç olmayan gereksiz şeyleri ihtiyaç gibi görerek lüzumsuz şeylere imkân sarf etmekten çekineceklerdir.

Bu çok makul ve meşru bir titizliktir. Cimrilik sanılmamalıdır.
Hatta, yemeklerde bile şöyle bir düşünüp taşınma gereği duyarak, görenek belasıyla alışılan yemek çeşitlerinden de bir ölçüde kaçınacak, sünnet olan, en az çeşitte karar kılmaya gayret göstereceklerdir.

Şayet, gerek giyimde, gerekse yiyecekte israfsız bir hayat olan sünnete döner, gereksiz şeyleri de ihtiyaç olarak görmekten vazgeçer, zaruri şeylere harcama yapmakla iktifa edip iktisadı esas alırsa, görecektir ki, yetişmeyen imkânları yetişmeye başlamış, darlıktan kurtulmuş, bir bakıma iktisadın bereketine nail olmaya başlamıştır.

Bazı düşüncelerde de dış görünüş çok mühimdir. Bu yüzden ele ne geçerse giyim kuşama yatırılıyor, dışı süs; ama iç nasıl, ona pek itibar edilmiyor. Halbuki gerçek olan dış görünüş değil iç oluştur.

Hadisten öğrendiğimize göre Allah (cc) insanın dış görünüşüne bakmıyor, iç oluşuna, kalbine, gönlüne, niyetine nazar ediyor, ameline göre muameleye layık görüyor. Bu yüzden serinkanlı düşünen insan, eline ne geçerse giyim kuşamına yatırmaz, çevrenin garip karşılamayacağı mütevazı bir giyimi sünnete en yakın giyim diye düşünür. İmkanını israf etmekten kurtulmuş olur.

İmam–ı Ali Efendimizin değerlendirmesi ne kadar güzeldir.
– Giyim kuşamla elde edilen güzellik güzellik değildir. Asıl güzellik ilim, irfan, ahlâk ve amelle elde edilen güzelliktir! diyor.

Giyim kuşam konusunda hep mütevazı olanı tercih eden maneviyat büyükleri, israflı yemekler konusunda da ibretli sözler söylemişler, ikazlarda bulunmuşlardır.

Yemeklerinde hep bol çeşide alışan, bu yüzden kazancından da hep şikâyette bulunan bir obur adama, Geylani Hazretleri şöyle ikazda bulunmuştur:
– Sizi çok yemek öldürdü, bizi de az yemek diriltti!
Evet, israflı sofralarda midesini tıka basa dolduran kimsede manevi konulara karşı bir ölü ilgisizlik ve duyarsızlığı başlar. Onun bütün meselesi bitmek bilmeyen israflı ihtiyaçlarıdır. Bunu da helal kazançla temin edemediğinden felsefe değişir, malum şu tekerleme de gelişir:
– Ver Allahım ver, kulun haram helâl demez yer!
Böyle bir sonuç, sünnetten uzaklaşıp israfa dalmakla, ihtiyaç olmayan şeyleri ihtiyaç sanıp bol harcamakla meydana gelir.

Bilmem yanılıyor muyum? İsterseniz bir de siz deneyin israfsız iktisatlı hayatı...



Ahmet ŞAHİN
Başa dön  
Sonsuz_Nur



Kayıt: 22 Ağustos 2005
Mesajlar: 409

Tarih: 09 Eylül 2005, 16:56    Mesaj konusu: İslam' ın güzelliklerinden bir örnek  

ANNE, SEVGİ SEMBOLÜ!..

Gerek Kur’an-ı Kerim’de gerekse hadislerde çoğunlukla Allah’a kulluk
görevinin hemen ardından ana babaya karşı saygılı olma ve iyi davranmanın
bir görev olduğuna dikkat çekilir. Nitekim Bakara süresinin 83. ayetinde
İsrailoğulları’na yüklenen ve uyacaklarına dair söz (misal) alınan sekiz
konudaki görevler sıralanırken en başta yalnızca Allah’a kulluk, ikinci
olarak da ana babaya iyilik etme vazifesi gösterilmiştir. Aynı şekilde,
Müslümanların başlıca ahlaki vecibelerinin sıralandığı En’am süresinin
151-153. ayetlerinde de Allah’a ibadetten sonra ana babaya iyilik görevinin
zikredildiği görülür.

Kur’an-ı Kerim’de ana babaya saygı konusunun en geniş şekilde İsra suresinin
23, 24 ve 25. ayetlerinde yer aldığı görülür. Bu ayetlerde yine Allah’a
ibadetin ardından ana babaya iyilik yapmanın farz olduğu belirtilir.

İsra suresinin 23. ayetinde de, ana babaya karşı saygısızlığın en basit
ifadesi olmak üzere, “onlara örf bile demeyiniz” buyurulmuştur.
Hz. Peygamber en önemli amelleri; Allah katındaki değerine göre “vaktinde
kılınan namaz, ebeveyne iyilik ve Allah yolunda cihad” şeklinde
sıralanmıştır [Buhari, “Edeb”., Müslim “İman”].

Hz. Peygamber bütün hadis kaynaklarında geçen bir sözünde “kebair” (büyük
günahlar) diye bilinen başlıca dini, ahlaki kötülüklerin en büyüklerini
“Allah’a ortak koşmak, ebeveyne asi olmak ve yalan şahitliği yapmak”
şeklinde sıralanmıştır[Buhari, “Edeb”., Müslim “İman”]. Hz. Peygamber,
Allah’ın dilediği birçok günahın cezasını kıyamet gününe kadar
erteleyeceğini, ancak ana babalarına asi olanların cezasını dünyada
başlatacağını belirtmiş, ayrıca Allah’a sunulup da geri çevrilemeyecek
dilekler arasında ana babalarının evlatlarına yaptıkları bedduaları da
saymıştır.

Gerek Kur’an-ı Kerim’de gerekse hadislerde çoğunlukla Allah’a kulluk
görevinin hemen ardından ana babaya karşı saygılı olma ve iyi davranmanın
bir görev olduğuna dikkat çekilir. Nitekim Bakara süresinin 83. Ayetinde
İsrailoğulları’na yüklenen ve uyacaklarına dair söz alınan sekiz konudaki
görevler sıralanırken en başta yalnızca Allah’a kulluk, ikinci olarak da
ana babaya iyilik etme vazifesi gösterilmiştir. Aynı şekilde,
Müslümanların ballıca ahlaki vecibelerinin sıralandığı En’am süresinin
151-153. ayetlerinde de Allah’a ibadetten sonra ana babaya iyilik görevinin
zikredildiği görülür.
Biz insanların ana ve babalarına iyilik etmelerini vasiyet ettik [Ankebut,8].

Biz ana babasına iyilik etmeyi insana tavsiye ettik. Hususiyle anasını
tavsiye ederiz ki, o kat kat zaafa düşerek ona gebe kalmış, emzirmesi de iki
sene sürmüştür. Binaenaleyh, bana, ana ve babana şükret. Dönüşün ancak
banadır[Lokman, 14].

Rabbın, kendisinden başkasına ibadet etmeyin, ana babaya iyi muamele edin
diye hükmetti. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa
ererse, sakın onlara “öf” bile deme. Onları azarlama, onlara çok yumuşak ve
tatlı söyle. Onlara acıyarak tevazu kanadını indir. Ve “Ya Rabbi, onlara
beni çocukken nasıl bakıp büyüttülerse, sen de kendilerine öylece merhamet
eyle!’de” [İsra, 23-24].

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den “Anne ve babaların ihtiyarlık zamanlarında
bunlardan birine veya her ikisine yetişip de (bunlara layık oldukları
hürmette bulunmadıklarından dolayı) cennete giremeyen kimsenin burnu
yerlerde sürünsün, diye üç kere tekrarlamıştı.

Cennet anaların ayakları altındadır [Hadis].

Anne toplum mimarı.
Anne; kelimelerin ifade etmekten aciz kaldığı bir gönül ve mana şairi...

Annelik; bir gönül ve mana şiiri...

“Sakın annem kırbaçlandığımı duymasın! O benim acı çekmeme tahammül
gösteremez, ben de onun üzülmesine dayanamam...” [İmam-ı Azam]

Veliler, cengaverler, salihler ve sadıklar hep faziletli bir annenin sütünü
ve duygularını emerek yetişmişlerdir.

Hayatı boyunca maddesinin ve manasını evladına feda eden anne!..

Sevgi sembolü...

İlk İslâm şehidi...

Anne; ilk öğretmen...

Anne; mükemmel eğitimci...

Önce anne....
Benim kabrimi ziyaret etmek isteyenler, evvelâ annemin kabrini ziyaret
etsinler, sonra da benimkini... [Muhammed Bahaeddin Nakşibendi]

“Büyük günahlar; Allah’a eş koşmak, ana-babaya asi olmak, haksız yere adam
öldürmek ve yalan yere yemin etmektir” [Hadis, Riyazussalihin-1/369].


DUA: Bizleri bir damla ile yaratan alemlerin Rabb i olan ALLAH 'ım sen teksin ve eşin benzerin yoktur.Efendimiz in S.A.V. yüzü suyu hürmetine dinimizi hakkıyle anlamayi, anlatmayi, yaşamayi bizlere İSLAM alemine nasip eyle.AMİN.
Başa dön  
Sonsuz_Nur



Kayıt: 22 Ağustos 2005
Mesajlar: 409

Tarih: 09 Eylül 2005, 17:04    Mesaj konusu: Allah'a "Tanrı" denir mi?  

Allah'a "Tanrı" denir mi?

Allah'a "tanrı" denip denmeyeceğini yine Allah'ın bize öğrettiği isimlerine bakarak cevap verelim.
Eğer Allah'ın ve Resulu'nün öğrettikleri isimler arasında varsa, Allah'a Rahman dediğimiz gibi tanrı da deriz.
Ama yoksa, Allah kullarına kendini o isimle tanıtmamışsa diyemeyiz.
Bu konuya bir ayetle açıklık getirelim; "En güzel isimler (el-esmâü'l-hüsnâ) Allah'ındır.
O halde O'na o güzel isimlerle dua edin...."(Araf 180)
yani bu ayetin bir diğer manasıda, bu isimler arasında olmayan isimler le dua etmeyin manasına da gelir.
Kaldı ki, tanrı kelimesi yer tanrısı, gök tanrısı gibi insanlar tarafından uydurulan
ve ilah olma özelliklerinden uzak olan şeyler için kullanılıyor.
Allah içinde tanrı kelimesini kullanan kişinin kastı, yukarıdaki ilahlar kategorisinde Allah'a bir yer vermekse,
bu niyet o insanı baş aşağı götürür, yok eğer cehaletinden dolayı söylüyorsa mazur görülmesi umulur.
İnsanlar bile kendilerini kendilerinden düşük mahlukat kategorisinde bir isimle anan kişilerden rahatsız olurlar.
Mesela bir insanı "inek" diye çağırsak her halde memnun olmayacak ve tepki gösterecek, insan bile kendinden aşağı başka mahlukların seviyesinde bir isimle isimlendirildiğinde sinirleniyorsa,
Allah'ın cc. ne derece gazaplanacağı çok açık görülmektedir.
Bundan sakınmalı, böyle söyleyen insanları da hikmet lisanıyla tatlı bir şekilde uyarmalı.....
Başa dön  
commando



Kayıt: 14 Nisan 2005
Mesajlar: 2133

Tarih: 10 Eylül 2005, 10:27    Mesaj konusu:  

Ölmeden Ölenler


Önümüzde hiç unutmamamız gereken, ama aksine, unutmak için ne lâzımsa yaptığımız büyük bir hakikat var: Ölüm.

Bu gafletimizin en büyük devası: “Lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikrediniz.” Hadis-i Şerifi...

Bu Hadis-i Şerif’de ölümü çokça hatırlamamız ve üzerinde önemle durmamız tavsiye ediliyor. Bu tavsiyeye kulak tıkamak akıl kârı değil. Zira göz kapamak hiçbir hakikatı gizleyememiştir. Ölüme sırt çevirip yarını düşünmekten kaçan insanlar, kabre geri geri gitmekten başka birşey yapmıyorlar.

Akıllılık, ölümü unutmak değil, dünya yolculuğunun kabre doğru olduğunun ve ölümle bittiğinin şuuru içinde, ölümü aşmanın, onu geride bırakmanın yollarını aramaktır.

Derdini unutan bir hasta kısa bir süre rahat edebilir. Ama bu gaflet, hastalığın daha da ilerlemesine yol açar. Bu kısa sefanın cefası çok uzun sürer..

İmtihanları unutmak, öğrenciye, geçici bir eğlence fırsatı verebilir. Ama bu gafletin neticesi; sıkıntılar, çileler ve ıstıraplar olur.

Sermayesini ölçüsüzce harcayan bir tüccar, bir süre aldatıcı bir sefa sürer. Ama bu sefanın sonu iflâsa varır..

Ölümü unutmaya çalışanların hâlini, şuna benzetiyorum:
Odanızda otururken, yahut bir parkta dinlenirken, yalnız kalmış bir böceğe gözünüz takılıyor. Biraz vakit geçirmek niyetiyle eğiliyor ve elinizi ona doğru yaklaştırıyorsunuz. Böcek hemen gerisin geri dönüyor ve - kendisine göre- büyük bir süratle kaçmaya başlıyor. Siz onun bu kaçışını zevkle seyrediyorsunuz.
Gidiyor ve meselâ yere atılmış bir kibrit kutusunun arkasına saklanıyor.
Başınızı biraz uzatıyor, onu seyre koyuluyorsunuz. Heyecanla soluduğunu hisseder gibi oluyorsunuz.
Derken bir başka böcek onun yanına geliyor.
Sizden kaçan böceğin, diğerine: “Az önce büyük bir tehlike atlattım. Bir karartı çıktı karşıma. Hemen kaçtım. Çok şükür kurtuldum.” dediğini duyar gibi oluyorsunuz...

Bizim, ölüm meleği karşısındaki durumumuz da bundan pek farklı değil.
Nereye gitsek, neyin arkasına saklansak, hangi eğlenceye dalsak, onu unutmak için nelerle oyalansak netice hiç mi hiç değişmiyor. O bizi her an süzmede ve ruhumuzu kabzetmek için Rabbinden emir beklemede.

O halde ölümden kaçmak akıllılık değil. Akıllılık ölümü sevmek ve ruhumuzu ölüm meleğine kirsiz, lekesiz teslim etmeye çalışmak.

İleriyi düşünmemek, ölümü unutmak insana yakışan bir hayat felsefesi olmasa gerek.. O, bu alanda, hayvanlarla yarışamaz. Bu minderde sırtı daima yere gelir. Öyle ise, kendisine başka bir saha aramalı..

Ölümle ilgili bir başka Hadis-i Şerif:
“İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.”

İnsan, kendisinin âciz ve zelil, dünyanın aldatıcı ve fâni; âhiretin ise çok yakın olduğunu, tam olarak, ancak ölünce anlar. Bu Hadis-i Şerif ile, ölmeden önce uyanmamız, hayatımıza çeki düzen vermemiz ihtar edilmekte...

Ve nihayet, ölümün hakikatına ermemizi ders veren: “Ölmeden evvel ölünüz” Hadis-i Şerifi...

Hayatta iken ölmek... Bu ölüm seçkin insanlara mahsus. Bizlere düşen, elden geldiğince onlara benzemeye gayret etmek...

Bu emri dinleyen insan, vücudunu ve onu kuşatan kâinatı birer yardımcı olarak görür.. Dünyayı misafirhane, bedeni emanet bilir. Ruhunu ve kalbini onlarda boğmaz. Bu hal ile hallenen insan, ölmeden evvel ölmüş demektir.

İnsan ölümle birlikte hayatının hesabını da vermeye başlar. Öyle ise; ömür muhasebesini dünyada yapan insan, ölmeden evvel ölmüş demektir.

Dünya hayatının bitimiyle yeni bir hayata geçilir. O halde, bu dünyada iken âhiretine hazırlanan insan ölmeden evvel ölmüş demektir.

Ölümle, insanın elinden, diğer azaları gibi, gözü ve dili de alınır. O artık okuma, anlatma nimetlerinden mahrumdur. Bunu düşünerek, orada yarayacakları burada öğrenen ve orada konuşulacakları burada dinleyen insan, ölmeden evvel ölmüş demektir.

Ölümle birlikte mahlûkatın sevgisi de biter, korkusu da.. Ölü için, yaşayanlar tarafından övülmekle yerilmek eşit olduğu gibi, yazla kış arasında da fark yoktur. İnsanların teveccühlerine ve yermelerine dünyada ehemmiyet vermeyen, “varlığa sevinmeyip, yokluğa üzülmeyen” insan da ölmeden evvel ölmüş demektir.

Ve en önemlisi; ölümle insan Hakk’a rücu eder, Rabbine döner. Ölmeden evvel ölenler, Hakk’a bu dünyada rücu ederler; hayatlarını İlâhî emirler dairesinde geçirirler; Allah’ın rahmetine dünyada iltica eder, gazabından da yine dünyada korkarlar. İşte bu bahtiyar insanlar âhirette de Hakk’a rücu ederler, ama bu rücu onlar için Allah’a vâsıl olma ve lütfuna erme şeklinde tezahür eder.

Ölümle, cüz’i iradenin hükmü son bulur. Öyle ise, ölmeden evvel ölenler, kendi şahsî isteklerini ve nefsî arzularını hayatta iken bir tarafa atmayı başarıp, Allah’ın küllî iradesine tâbi olurlar. Nefis hesabına bir şey talep etmezler. Bütün arzuları helâl dairesinde olur. Böylece cüz’i iradelerini bir bakıma terk eder ve ölmeden evvel ölmenin zevkine ererler.

Düşünüyorum da; dünya döndükçe insan halden hâle giriyor. Hücreleri, yaprak dökümü gibi, durmadan ölüyor. Ve çiçek açımı gibi bir yandan da bedeninde yeni hücreler yaratılıyor. Ve insan bütün bu olup bitenlere seyirci kalmaktan öte bir şey yapacak halde değil.. Yarını hakkında ne bir bilgisi var, ne de bir garantisi.. Madem ki bütün bunlarda cüz’i iradenin bir hükmü yok; onu, irademize hitap eden işlerde de bir tarafa bırakmayı başarabilsek, yâni Allah’ın rızasına muhalif hiçbir şeyi irade etmesek, çok bahtiyar olacağız.

Ölmeden evvel ölmek; gerçekten, bu dünyada büyük bir lütuf, büyük bir saadet. Bilindiği gibi, insan, yerde iken gök gürültüsünden ürker, şimşekten korkar, yıldırımdan kaçar... Ama uçakla bulutları yarıp onların üstüne çıktı mı, artık güneşi bulmuş ve önceki korkularından kurtulmuştur. Ölmeden evvel ölmenin sırrına erenler de, ölümü hayatta iken geçmiş, mahşere bu dünyada çıkmış, hesaplarını burada vermiş ve mutî bir kul olarak Hakk’a rücu etmişlerdir. Artık onları benlik duygusu boğamaz, çünkü ölünün benliği olmaz. Tabiat onları kendine celb edemez, zira ölünün tabiatla bir alış verişi kalmamıştır...

Onlar, Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) bir emrine uyarak, dünyada “garip ve yolcu” gibi yaşamışlardır.

Dünyayı kalben terk etmiş, fâniye heves ve iştiha hususunda ölü gibi olmuşlardır. Cüz’i iradelerini, Allah’ın rızası istikametinde sarf etmiş, kadere râzı olmuşlardır. Dalgaya karşı yüzmemiş, sahile yorulmadan varmışlardır.

Direnen Kemik Dişimi çektiriyordum. Doktor, dişimi çekmeye zorlanırken, o da damaktan kopmamak için âdetâ direniyordu. Ben, morfinin verdiği rahatlıkla, acı çekmek yerine, bu ibretli manzarayı hayalen seyrediyordum. Bu hal bana ölümü hatırlatmıştı.

Şöyle düşünmüştüm: Bu diş, çekilmeden az önce damakla, ağızla, beyinle, kısacası bütün bir bedenle alâkalı idi. Ama, çekilir çekilmez, bütün bu alâkaları kaybetti. Artık o, diş değil bir kemikti. Ölen insan da öyle değil miydi? Ölmeden az önce onun bedeni, hava ile, gıda ile, yer küresinin dönüşü, güneşin doğuşu, baharın gelişi gibi nice hâdiselerle alâkalı idi. Ama, ölüm hâdisesiyle, ruhu bedeninden çekilince, artık onun için ne havanın, ne suyun, ne baharın, ne de gözün bir mânâsı kalmıştı. Artık, dünya dönmüş veya dönmemiş, güneş doğmuş veya batmış, hava ısınmış veya soğumuş, bütün bunlar onu ilgilendirmiyordu.

İşte hepimiz bir gün ölümü tadacak, yâni ruhun bedenden sıyrılıp çıkmasına şahit olacağız. Artık ne gözümüz görecek, ne kulağımız işitecek. Ne midemizde açlık, ne alnımızda ter... Hepsi bitecek.

Ve bedenimiz gömülecek toprağa...

Kurtlanan balıkları bilirsiniz; onun bir benzeri de bizim bedenimizde gerçekleşecek. Daha düne kadar, yiyen beslenen beden, bu defa başka mahlûklara gıda olacak.

Yıldızları seyreden gözlerimiz, içlerine dolan karıncaları bile göremeyecekler.

Eğlence âlemlerinin birini bırakıp diğerine koşan bacaklarımız, artık böcekler âleminin istifadesi için cansız olarak uzanmaktan başka bir şey yapamayacak.

Bir tarihî eseri gezen turistler gibi, ağzımızdan, burnumuzdan, kulaklarımızdan içeri giren karıncalara, o tarihî eser sessizliği ile, bir şey diyemeyeceğiz.

Bir tarafta erkek, beride kadın, ayrı ayrı böceklerin istifadelerine sunulmuş olarak cansız yatarlarken, onların ruhları, yaptıkları isyanların ilk sorgusuna tâbi tutulacaklar; çekecekleri azapların ilk numunelerini tadacaklar.

Bu da nasıl olur, demeyiniz. Bunun küçük bir misâlini rüyada yaşamıyor muyuz? Bedenimiz yatakta uzanırken, ruhumuz hapishanede işkenceye tâbi tutulmuyor mu? Kan ter içinde uyandığımızda, kendimizi sapa sağlam yatakta bulunca nasıl seviniyoruz!...

Hayatımızı, bir mahşer yolcusu olarak, güzelce tanzim edebilsek, kabir bizim için “Cennet bahçelerinden bir bahçe” olacak ve biz bu bahçeye girdiğimizde dünya hayatını geride bıraktığımız için sevineceğiz.



Prof.Dr. Alaaddin BAŞAR
Başa dön  
commando



Kayıt: 14 Nisan 2005
Mesajlar: 2133

Tarih: 12 Eylül 2005, 10:44    Mesaj konusu:  

Büyük Yangınlar Küçük Ateşten Çıkar


Büyük yangınlar küçük ateşten meydana gelir. Büyük yangın için mutlaka büyük ateş gerekmez. Bütün alışkanlıklar da böyledir.

Kurtulunamaz alışkanlıklar için mutlaka büyük çapta dalış ve giriş gerekmez. Önce küçük başlar, sonra bu basit başlangıçlar alışkanlık haline gelir... Derken bir de bakarsınız ki, şahıs şundan bundan otlakçılık ederek aldığı sigaralardan sonra tiryaki haline gelivermiş...

Kurtul bakalım artık kurtulabilirsen. Ben bunu ciddiye almadım, dostlarımın bana ikramlarından, laf olsun için içtiklerimden deyip de vazgeç geçebilirsen...

Artık her geçen gün ve ay nefes borularının içi soba borusuna benzemeye başlayacaktır.
Soba borularının içini sık sık temizlemek mümkündür. Toplanan kurumlar belli aralıklarla temizlenir, eski haline gelmese de birazcık olsun kirlerden kurtulmuş olur.

Ya nefes boruları? Onun içini ne yapacağız? Var mı onları da belli aralıklarla söküp temizleme imkânı? Yok elbette...
Öyle ise gelin bütün zararlı ve kötü alışkanlıklarımız için ciddi bir tedbir ve temkin içinde olalım. Henüz maruz kalmadan korkalım, içine düşmeden kaçınalım. Kurtulamaz hale gelmeden titreyelim. Titreyelim ki, iş işten geçtikten sonra pişman olmakla bir şey elde edememenin azabını yaşamak zorunda kalmayalım.

Okuyucumun ifadesine göre arkadaşı baştan sadece bira içiyormuş. Hatta biranın da alkolsüzündenmiş içtiği...
İkaz etmiş:
– Gel, sen bundan uzak kal. Bunun alkolsüzü falan olmaz, laftır bunlar. Korkulu rüya görmektense uyanık durmak evladır...

Aldırış etmemiş. Öteki arkadaşlarına uymuş, onlar gibi bira içmeye başlamış.. derken sonunda ne olmuş biliyor musunuz?..
Haydi acıklı sonucu anlatmayalım. Gönlümüz dahi razı olmuyor böyle tatsız sonuçları ifade etmeye...
Ancak şunu tekrar edebiliyoruz. Bütün büyük yangınlar küçük ateşten hasıl olur. Büyük yangın için büyük ateş gerekmez. Bir kibrit başı bile yeterlidir binayı, ormanı yakmak için... Bundan olacak ki, Efendimiz Hazretleri ikaz etmiş:
– Çoğu sarhoş eden şeyin azı da haramdır.
– Günah olan şeyi işlemek haram olduğu gibi, günaha hazırlık mahiyetinde olan şeyi işlemek de haramdır.

Çünkü bütün günahlar ön hazırlıktan sonra tahakkuk safhasına girer. Bundan dolayıdır ki, nikâhsızlıktan doğan haramlardan kaçınmak için tesettürsüz resimlere, suretlere, zihni o yönde faaliyete itecek manzaralara bakmak da mahzurludur. Bu gibi yerlerden de uzak kalmak zaruridir. Mühtehcen neşriyat bugünlerde büyük bir tehlike arz etmeye başlamıştır. Gençlerimiz yılandan, akrepten kaçar gibi bunlardan kaçmalı, bir bakmakla, bir iki defa almakla ne olur, dememeli, sonunda korkunç alışkanlığın söz konusu olabileceğini düşünmeliler. Basit ilgi ile başlayan alışkanlıklar sonunda ne ruh sağlığı bırakıyor, ne de beden... Kurtul kurtulabilirsen...

En iyisi, yakayı kaptırmadan uzak kalmak, baştan titizlik gösterip, kendini korumaya almak...


Ahmet ŞAHİN
Başa dön  
commando



Kayıt: 14 Nisan 2005
Mesajlar: 2133

Tarih: 13 Eylül 2005, 11:36    Mesaj konusu:  

Oruç Hakkında Araştırmalar


Oruç ve Kanser
Florida'da Dr. Ahmed Elkadi başkanlığındaki Amerika İslâmî İlâç Araştırmaları Enstitüsü'nün. kanser hastaları üzerinde yaptığı oruç deneyleri oldukça heyecan vericidir. Deneyler neticesinde, düzenli oruç tutan hastalarda kötü huylu tümörlerin yayılmasının yavaşladığı (hatta durduğu), normalde ameliyatla alınan iyi huylu tümörlerin de yok olduğu görülmüş. Joel Fuhrman 1995'te yayınlanan "Sağlık için yemek ve oruç" adlı kitabında su ifadelere yer vermiş: "Oruç sadece fibroid tümörleri için değil, diğer birçok kanser dışı tümörler için de güvenli ve tesirli bir yaklaşımdır. Kişi aşırı kilolu olmadıkça oruçla tedaviye mutlaka olumlu tepki verecektir."

İslâmiyet'in Orucunun Biyolojik ve Psikolojik Olarak Diğerlerinden Farkları
İslâmî orucun diyet plânlanandan farklarını şöyle sıralamak mümkün:

* İftar ve sahur vakitlerinde -anormal miktarda yemek yenilmediği müddetçe, düzensiz kalori alımı olmamaktadır. Kuzey Dakata Eyalet Üniversitesi'nden M.M. Hussaini'nin Müslüman öğrencileri üzerinde yaptığı çalışma da bunu doğrular nitelikte. Onun bulgularına göre Müslüman öğrencilerin kalori alımı diğerlerinin üçte ikisi seviyesinde.
Bu da vücudun kalori dengesinin korunması anlamına geliyor.

* Beynin hipotalamus bölgesinde "lipostaf" denilen ve vücudun kütlesini kontrol eden bir merkez bulunduğu ilmen bilinmektedir. Sıradan bir diyet esnasında bu merkez vücuttaki kilo kaybını normal bir kayıp olarak algılamaz ve diyet biter bitmez hızla kaybedilen kiloları tekrar alacak şekilde kendini yeniden programlar. Oysa ki Ramazan'da vücut düzenli kilo kaybeder ve istenilirse oruç tutularak sağlıklı bir şekilde zayıflamak ve sonrasında şişmanlamamak mümkündür. Oruç tutan insanlarda lipostat merkezi kendini yeniden programlamaya ihtiyaç duymaz.

* İslâmî oruçta seçilen belirli gıdalar (sadece meyveler, sadece proteinler., vs.) değil, eşit oranda bütün gıdalardan yenilir. Bu sayede vücut ihtiyaç duyduğu besinleri alır.

* Ramazan, insanın kendini disipline etme ayı olduğundan fazlaca sigara, çay, kahve içen veya benzer alışkanlıkları olanlar bu alışkanlıklarını büyük oranda terkederler. Bu kişilerden birçoğunun Ramazan'dan sonra alışkanlıklarını eskisi kadar devam ettirmedikleri tesbit edilmiştir.

* Orucun biyolojik tesirlerinin yanında psikolojik tesirleri de çoktur. Oruç tutan insanlar daha az sinirli ve olaylar karşısında sürekli yapıcı davranırlar. Hz. Peygamber'in (s.a.v.l "Birisi size söz söylediğinde veya kötü davrandığında ona ben oruçluyum deyin" sözünü göz önünde tutarlar. Daha önce de bahsettiğimiz gibi. suça karşı olan meyilleri de oruçluyken yok olur.

Hastalara Oruç İçin Tavsiyeler

Diyabetik hastalar: Diyabetik hastaların oruç tutmasında bir zarar olmadığı gibi, aksine çok faydalar vardır. Çünkü oruç ile diyabetleri yok olacak yada en azından daha iyileşecektir. Ama insülin alan diyabetiklerin oruç tutması risklidir. Bu hastaların doktorlarına danışarak iftar ve sahur vakitlerinde alacakları insülin miktarını öğrenmeleri zaruridir. Diyabetikler eğer oruç tutmuşsa iftar ve sahurlarda diyabetik yiyecekler yemelidir. Yine bu vakitlerde kan sekerlerini ölçtürmeleri gereklidir. .

Kalp hastaları: Oruç hâdisesinde kan basıncı düştüğü için bu hastaların oruç tutmasında fayda vardır. Bu hastalar ilâç seviyelerinin ayarlanması için doktorlarına başvurmalıdır. Hipertansiyonu ve ciddi kalp rahatsızlığı olanların oruç tutmaması tavsiye olunur.

Miğren'den başı ağrıyanlar: Oruç kandaki yağlı asitleri arttırdığı için bu hastaların oruç tutmaması tavsiye edilir.

Hamile hanımlar: Hamilelik çok hassas bir mevzu olduğundan, oruç olayına doktorla birlikte karar vermek uygundur. İlk ve sonuncu 3 ayda oruç tutmamalıdır. Sağlıklı bir hamilelikte, eğer Ramazan hamileliğin 4. ve 6. ayları arasındaysa, uzman doktorun yakın müşahadesi altında oruç tutabilir.

Tercüme Düzenleme ZAFER ARSAY
Başa dön  
Sonsuz_Nur



Kayıt: 22 Ağustos 2005
Mesajlar: 409

Tarih: 15 Eylül 2005, 08:46    Mesaj konusu: Keramet  

Bir zat, Bediuzzaman hazretlerinin yanına giderken
içinden söyle düşünür: Bu adama büyük hoca diyorlar.
Gideyim yanına da bakalım bana ne keramet gösterecek?
der. Ve yanına gider.
Bediuzzaman, bu zata sadece Risale-i Nur hizmetini ve
mahiyetini anlatır ve sonrasinda şunları söyler:
"Kardeşim, bir çocuk babasıyla birlikte bir mücevher
dükkanına gitmiş. Babası ona en güzel mücevherlerden
almak istiyormuş. Fakat çocuk mücevherlerle
ilgilenmiyor tavandaki süsler ve balonlarla
ilgileniyor, 'ben balon isterim' diyormuş. İşte
kardeşim bu Kur'an hakikatlari mücevherlerdir. Diğer
keramet turu şeyler de balonlar gibidir." Ve ilave
etmiş: "Ben baloncu değilim kardeşim."
Başa dön  
Google
 
       Türkiye Forum Arşivler Ana Sayfa -> İslam Dünyası Sayfa 1, 2, 3  Sonraki
1. sayfa (Toplam 3 sayfa)



Powered by phpBB Search Engine Indexer
Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group :: FI Theme
:: Tüm saatler GMT +2 Saat

  
eXTReMe Tracker